film ve kitap önerileri, film ve kitap yorumları, fragmanlar, yıldızlar, yazarlar

YAYIN TANITIMI: PROUST HAKKINDA BİR BİYOGRAFİ…

Tam adı Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust olan Fransız romancı, deneme yazarı ve eleştirmen Proust’un hayatından bir kesit sunan ‘Bilinmeyen ve Gizli yönleriyle Monsieur Proust’ isimli kitap Düzyazı Yayınevi tarafından Sibel Pekin’in çevirisiyle yayımlandı… 540 sayfalık kitabın satış fiyatı 35 TL… Kitabın yazarı ise, ünlü yazarın son 8 yılında onun hizmetçiliğini yapan ve yaşamına tanık olan Céleste Albaret… 1871 ve 1922 yılları arasında yaşayan ve sadece 51 yaşında ölen Proust’un en tanınmış eseri olan 7 ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cildi 1913’te yayımlandı… Proust bu romanın son düzeltmelerini yaparken 1922’de öldü…

Gazete Duvar’da Süleyman Çeliker imzasıyla yayınlanan bir makalede Proust’u anlatan bu biyografik eser oldukça etraflı ve güzel bir şekilde anlatılıyor… Bu güzel makaleyi, sizler için alıntıladık

“Marcel Proust’un kendisini odasına, hatta yatağına, hapsederek Kayıp Zaman’ın peşine düştüğü yılların, en yakın tanığı var karışımızda. Proust’un eserine ‘Son’ kelimesini yazdığı gecenin sabahında heyecanla odasına çağırıp “Harika bir haber; bu gece ‘Son’ sözcüğünü yazdım, artık ölebilirim” diye müjde verdiği Céleste Albaret. Proust’un ‘Son’ kelimesini yazdıktan kısa süre sonra gelen ölümüne kadar da en yakınında olan ‘sadık hizmetkarı’ Céleste Albaret…

Sadece yazdıklarıyla değil, yaşam biçimiyle de tartışmasız dünya edebiyatının en özel, en sıra dışı ismidir. Kısacık bir cümleyle başlar dev eseri: “Uzun zaman geceleri erken yattım.”

Üç bin sayfadan fazla okuyup, (Yapı Kredi Yayınların’dan yapılan çevirisi 3026 sayfadır) 7 cildin sonuna geldiğimizde nispeten uzun, ama Marcel Proust’a göre kısa sayılabilecek şu cümleyle son bulur:

“Eserimi tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları, birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekânda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dalmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirinden uzak dönemlerin hepsine aynı ana değerler.”

Bu iki cümle arasında yaklaşık 10 yıl var. Eserini bitiremeden ölme korkusuyla yaşanan bu 10 yılın 8’inin en yakın tanığı Céleste Albaret.
Albaret, Düzyazı Yayınevi’nden çıkan ‘Bilinmeyen ve Gizli yönleriyle Monsieur Proust’ adlı anılarında bu 8 yılı anlatıyor.

Lozere’nin taşrasından, evlenerek, 1913 yılında taksi şoförü kocası Odilon’un yaşadığı Paris’e gelen bu köylü kızı, kendi iradesi dışında gelişen bir dizi olay sonucunda, kocasının en iyi müşterisi Marcel Proust’un ‘hizmetkârı’ olarak bulmuştur kendini. Proust’un ölümüne kadar, “Swanların Trafı”dışındaki tüm kitaplarını yazdığı 8 yıla ilişkin çok önemli detaylar var kitapta.

‘ÖLDÜĞÜM VAKİT KÜÇÜK MARCEL’İ HATIRLAYIN’

Céleste Albaret, yanında çalışmaya başladığı ilk günlerde kendisine “Öldüğüm vakit küçük Marcel’i hatırlayın, zira bir daha onun gibisini bulamayacaksınız” diyen bu adama derin bir sevgi ve şefkatle bağlanır: “Cazibesi, gülüşü, çenesinde tuttuğu eliyle konuşma biçimi… Bir şarkı gibiydi, nota verircesine…”

Daha sonra şunları yazacaktır: “Bay Proust’un çok uzun zaman görüştüğü pek çok insanın ‘küçük Proust’u veya ‘Mercel’ciği’ olduğunu unutmamak gerekiyor; her daim kibar, çekici, hatta gereğinden fazla tutkulu ve naif.”

Büyük bölümü Haussmann Bulvarı 102 numarada, son dönemi ise trajik bir taşınma hikayesinin ardından Hamelin Sokağı’ndaki evde geçen 8 yılda yaşananları, Proust’un ölümünden yaklaşık 50 yıl sonra, 70’li yaşlarında anlatmaya karar verir Céleste Albaret.

İlk astım krizini geçirdiği erken yaşlarından itibaren hep hasta bir çocuk, daha sonra da hasta bir adam olarak yaşamıştır Proust. Gençlik yıllarında büyük merak sardığı aristokrat salonlarını, yanı Guermantes Tarafı’nı fethettikten sonra “Kayıp Zamanın Peşinde” koşmasına yetecek kadar, gözlem yapıp, bilgi topladığına karar verdiğinde evine kapatır kendisini.

Sokaktan ışık, ses ve o içeride olduğu sürece hava gelmesin diye mantarlarla kaplanmış, panjurları her daim kapalı, mavi perdeleri her zaman çekilmiş olan odasında, eserini tamamlamak için gece gündüz çalışır ömrünün son günlerine kadar.

Zengin bir Yahudi aileden gelen annesi hayli yüklü bir servet bırakmıştır. Büyük amcasından ve Fransa’nın o dönem en önemli doktorlarından biri olan babası Prof. Adrien Proust’tan kalanlar da eklendiğinde ömrü boyunca istediği hayatı yaşayabilmesine yetecek bir servet ve gelire sahiptir.

GÜNDE SADECE İKİ FİNCAN KAHVE VE İKİ KRUVASAN

Céleste’nin tanık olduğu sekiz yılı, yatağından çıkmadan çalışarak eserini tamamlamak için geçirmiştir; günde sadece iki fincan kahve içip iki kruvasan yiyerek: “Soslu biftek, tavuk, ve dil balığı dışında, sekiz sene boyunca yalnızca bir kez tekir balığı, iki kez gümüş balığı, iki kez yumurta ve bir kaç kez de Rus salatası ve kızartma yediğini görmüştüm. Şarap içmez ara sıra Ritz Otel’den buz gibi bira isterdi.”

Ömrünün son yıllarında kruvasanı da keser. Sadece, çoğu zaman tam bitirmediği iki fincan kahve ile geçirir günlerini.

Güne en erken öğleden sonra saat 2 gibi, genellikle de 4’te başlar. Kitabı için gözlem yapıp bilgi toplaması gerekmediği sürece dışarı çıktığı enderdir. Birileriyle buluşması gerektiğinde; bir davete ya da ziyarete gitmeye karar verdiğindeyse evden genellikle akşam 10 gibi çıkar. Evine de çok az insanı kabul etmektedir. Bu kabuller de asla gece saat 10’dan önce olmaz.

Uykuyla uyanıklık arasındaki ayrımın yok olduğu bir çalışma düzeni içindedir. Céleste, ‘onun uyuyor mu olduğunu, yoksa dinlenmek için gözlerini mi kapattığını çoğu zaman anlayamadığını’ söyler.

Bu gecelerde yatağında yazar, başlangıçta iki cilt olacağını zannettiği ama yedi ciltte tamamlayabildiği eserini: “Araştırmaları, eserleri için yaptığı fedakârlıkları, kendisini bulabilmek için zamanın ötesine geçmekti. Zaman kavramı kalmadığında sessizlik geldi. Bu sessizliğe ihtiyacı vardı, sadece duymak istediği sesleri duydu, kitaplarındaki sesleri.”

‘KARDEŞİM HERKES GİBİ YAŞAMAYI KABULLENSEYDİ’

“Değişikliğe ve yeni yüzler görmeye katlanamazdı” diyor Céleste Albaret, “Dış dünyaya kendini kapatıp, eserleri için çalışmak adına hastalığını bahane ediyordu.”
Sonra da babası gibi o dönem Fransa’nın en önemli doktorlarından biri olan kardeşi Prof. Robert Proust’un şu sözlerini aktarıyor:

“Kardeşim diğer herkes gibi bir hayat yaşamayı kabullenseydi, çok daha uzun yaşayabilirdi. Ama bunu eserleri için kendisi istedi; bize yalnızca boyun eğmek düştü.”

Kitabı için gözlem ya da araştırma yapmak üzere akşam çıkmaları, bazen çok uzun sürdüğünde endişelenir Céleste, ‘o hengâmenin, gürültünün, ışıkların içinde nasıl bu kadar uzun süre kalabildiğini’ sorduğunda aldığı yanıt şöyledir: “Çok yorgunum sevgili Céleste çok. Ama böyle olması gerekiyor.”

Céleste, “Gidip kitabı için gerekli bilgileri toplamak için her şeyi yapardı” dedikten sonra şu sözlerini aktarıyor: “Tanrım biraz olsun sıra dışı birini bulmak için ne kadar çok insana tahammül etmek zorunda kalıyoruz.”Ölüm erken gelmezse yapacağı işten o kadar emindir ki şöyle der Céleste Albaret’ye: “Ölümümden sonra sizin günceniz benim kitaplarımdan çok satacaktır. Bir fırının ekmek sattığı gibi satacak o günce, belki de bir servet kazanacaksınız… Ölümümden sonra sizi görmeye gelecek ve size mektuplar yazacak kaç insan olacak hayal bile edemezsiniz.” 

Céleste Albaret, anılarını anlatmaktan ömrünün son yıllarına kadar kaçındı. Hedefini ise şöyle anlatır: “Biliyor musun Céleste, eserlerimin edebiyat dünyasında bir katedral niteliği taşımasını istiyorum. Bu yüzden bir türlü bitiremiyorum. İnşası bitse bile her daim bir şeylerle süslenebilmeli, bir vitray, bir sütun başlığı, küçük bir mabet veya köşede küçük bir heykel.”

Ömrünün son yıllarında hedefine ulaştığını bilmenin huzuruyla şunları söyleyecektir: “Ben bir duraktan diğerine gidene kadar bitecek romanlar yazmıyorum… Beni okuyacaklar, evet tüm dünya beni okuyacak. Benim eserlerimin nasıl yayıldığını insanların gözlerinde ve akıllarında görebileceksiniz. Ve bunu iyi hatırlayın Céleste; makalede yazdığı gibi Stendhal’in tanınması yüz sene almışsa da Marcel Proust’un tanınması elli seneyi bile bulmayacaktır.”

Törenlerden yıl dönümlerinden, kutlamalardan hoşlanmaz. Çok sevdiği annesinin ölüm yıl dönümünde bile mezarına gitmişliği yoktur: “Çiçekler yaşayan insanlar için dostluğun ve aşkın sembolüdür, ölülerin umurunda olmaz. Mezarları çiçeklerle donatmak bir gelenek, anlıyorum ama siz de beni anlayın Céleste, benim mezarlıklara karşı bir bağlılığım olamaz. Kaybettiklerimi bu şekilde geri getirebileceğime inanmıyorum. Benim bağlılığım mezarlıklara değil anılara.”

‘ZEKA İŞLEVSİZ BİR ÖZELLİKTİR’

Céleste bir gün “Efendim neden hiç evlenmediniz, evlenseniz sizin gibi harika zeki çocuklarınız olurdu” dediğinde aldığı yanıtla şaşırır: “Sevgili Céleste, çok zeki biri olmadığımı gayet iyi biliyorsunuz, öte yandan zekâ, işlevsiz bir özelliktir, insanları aptal yapan şeyin zekâ olduğu söylenir.”

Sonra şöyle devam eder: “Céleste evlilik için uygun olmadığımı anlamamış olamazsınız. Soruyorum size, dışarı çkıp çay içmek isteyen, veya terziden terziye koşturup elbise diktiren bir kadınla ben ne yapabilirdim ki? Üstelik her şeyime karışırdı, beni her yere sürüklerdi; yazı yazamazdım. İstemez Céleste, ben sakinliğimle mutluyum, kitaplarımla evliyim: Umurumda olan tek şey kağıtlarım ve kalemlerim.”

Zekâya inanmadığı gibi, insanlar arasındaki dostluğa, psikiyatriye ve tıbba da inanmaz. Ama eseri için bilgi toplamak amacıyla ‘ya tekrar çıkmama izin vermezlerse’ korkusu taşısa da yaklaşık bir ay psikiyatri kliniğinde yatmaktan da geri kalmaz. Kahramanlarının eksik yanlarını tamamlamak adına, Ritz Oteli’nin restoran şefine, kim kiminle yemek yedi, kim ne giydi, masalarda neler konuşuldu sorularının cevaplarını öğrenmek için para verdiği de vakidir.

Ömrünün son yıllarında eserini tamamlayamadan öleceği korkusu iyice artar: “Zaman Céleste üzerimde çok baskı yapıyor… Céleste bitiremiyorum, ölüm beni izliyor. İçimizde taşıdığımız ölümün yaklaştığını hissederiz… Ve ben herkesten farklı bir hayata sahip olduğum için daha fazla hissediyorum.”

‘SON’ KELİMESİNİ YAZDIĞIMDA GÜNEYE GİDECEĞİZ’

Bir yandan da hem kendini hem de kendisiyle birlikte günden güne yorgun düşen Céleste’i teskin etmeye çalışır: “Göreceksiniz sevgili Céleste ‘Son’ kelimesini nihayet yazdığımda güneye, Midi’ye gideceğiz. Dinleneceğiz.”

Swann’ların Tarafı, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermentes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp çıkmıştır. Eserinin son kitabı Yakalanan Zaman üzerinde çalıştığı günlerde iki gün hiç odasından çıkmaz. Kapıları dinlemesine rağmen hiç bir ses gelmediğini anlatır Céleste. İki gün sonra zili çalar ve çağırır. Sekiz yıl boyunca hiç yapmadığı bir şey yaptığını, kahvesini içmeden kendisiyle konuştuğunu anlatıyor Céleste:

“Biliyor musunuz bu akşam harika bir şey oldu. Bilin bakalım ne oldu?” Biraz merek ettirip yanıt alamadıktan sonra, “Harika bir haber; bu gece ‘Son’ sözcüğünü yazdım, artık ölebilirim… Hayatımı bir hiç uğruna adamadığımı artık biliyorum.”

“Bu son sözleri söylerkenki sesi hala kulaklarımda” diyor Céleste Albaret, “Öyle bir neşe ve memnuniyet kolay bulunmazdı.”

Türkçeye çevrilmesini yıllardır merakla beklediğim Céleste Albaret’nin anılarını okumamı sağlayan Düzyazı Yayınevi’ne teşekkür ediyorum. Keşke kitapta Céleste Albaret’nin bir resmine de yer verselermiş.

Ne daha önce sözünü ettiği gibi Céleste ile güneye gidebilirler, ne de İngiltere’de med-ceziri izlemeye. Çocukluğundan beri boğuştuğu hastalığı eserini tamamladıktan sonra hızla ilerler. Her türlü tedaviyi ısrarla reddeder. Eserini tamamlamış, yapacağı bir şey kalmamıştır, bir süre sonra da bu dünyadan ayrılır.

O eserini tamamlamıştır ama Kayıp Zamanın İzinde‘yi okuyanlar bilir; anlatıcı (öyle olduğu edebiyat otoritelerince çok tartışılmış olsa da pekâla büyük ölçüde Marcel Proust’tur) Kayıp Zamanın İzinde’nin son cümlesine noktayı koyduğunda bile hala eserini yazmaya başlayamamış, yazar olma tutkusu çocukluğundan beri süren ama ellili yaşlara gelmiş bir adamdır.

Evet kitabını hala yazamamıştır. Zirâ nasıl okunacak kitapların çoğu henüz okunmadıysa, yazılacak kitapların çoğu da henüz yazılmamıştır.

Ya da sevgili oğlum Nehir Mercel’in dediği gibi “Nasıl ki hayallerinin gerçekleşmesini bekleyen bir çok insan varsa, aynı şekilde kendisini gerçekleştirecek insanı bekleyen bir çok hayal vardır…”

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir