Tag Archives: KONUSU

İLGİNÇ BİR ÇALIŞMA: BLACK MIRROR BANDERSNATCH…

2011 yılından bu yana devam eden Netflix dizisi Black Mirror‘dan ilginç bir bölüm geliyor… “Bandersnatch” isimli bölümde ilk kez denenecek olan bir teknikle, izleyici olay örgüsüne müdahale edebilecek… Örneğin, filmin bir yerinde kahramanlardan birinin öldürülmesine izin verecek ya da vermeyecek ve filmin bundan sonrasında iki farklı senaryoda olaylar devam edecek… 

Black Mirror: Bandersnatch, 28 Aralık 2018 günü izleyici karşısına çıkacak… 1980’li yıllarda geçen Bandersnatch, çocukluğunda hediye edilen bir romandan esinlenerek bilgisayar oyunu yazan Stefan adlı genç programcıyı konu alıyor… Filmin yayınlanan ilk fragmanında Stefan’ı gördüğü tuhaf rüyaları anlatırken görüyoruz… 312 dakika uzunluğundaki film, Black Mirror’ın ilk filmi olacak… Dizinin beşinci sezonunun gösterim tarihi ise henüz açıklanmadı… İşte Black Mirror: Bandersnatch’ın ilk fragmanı…

Share

Hits: 66

ROMA FİLMİNDEN VOGUE DERGİSİ KAPAĞINA…

Ünlü Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron‘un son filmi Roma‘dan bir yıldız doğdu… Meksikalı sıradan bir vatandaş olan Yalitza Aparicio, filmdeki hizmetçi/dadı rolünde başarılı bir performans sergileyince Vogue Dergisi’nin bu ayki sayısında kapak fotoğrafına değer görüldü… Aparicio, filmin çekildiği şehirdeki oyuncu seçmelerine biraz da meraktan katılmış ama seçmeler sonunda başrole uygun görülmüştü… Aparicio’nun hikayesi BBC’nin haberlerine de konu oldu… Söz konusu haberi aşağıda okuyabilirsiniz…

“Yalitza Aparicio, üç yıl önce bir sabah, kız kardeşini, köylerinde duyurusu yapılan bir oyuncu seçmesine götürmek için hazırlandı. Ama tıpkı köyün kalanı gibi o da şüpheciydi. Oaxacan bölgesine bağlı Tlaxiaco isimli köye gelen bir grup yabancı potansiyel aktrisler için arayışta olduklarını söylüyorlardı ama projenin ne olduğunu kimse bilmiyordu. Filmin ne olduğu ya da yönetmen konusunda da bilgi yoktu. Gizem bu denli fazla olunca dedikodular başladı. Köydeki birçokları bu seçmenin bir düzmece olduğunu, amacın kadın ticareti olduğunu düşünüyordu.

Ancak tüm bu atmosfere karşın, Aparicio, kızkardeşi Edith’i seçmelerin yapılacağı yere getirdi ancak oraya vardıklarında, oyunculuğa her zaman meraklı olan kardeşi vazgeçmek zorunda kalmış ve Yalitza’dan seçmelere girmesini istemişti. 9 aylık hamile olan Edith seçmeye katılamasa da en azından içeride ne olduğunu bilmek istiyordu. Yalitza seçmelere girdi ve kısa bir süre sonra da hayatını değiştiren cevap geldi: Başrol onundu…

Yönetmen Cuarón, Yalitza’yi gördüğü anda gerçek hayatta kendi dadısı olan “Libo”dan (Liboria Rodríguez) ilhamla kaleme aldığı bu senaryodaki karakterini onun oynayacağını bildiğini söyledi. Yalitza’ya göre ise bu istediği ya da beklediği bir şey değildi, sadece böyle olmuştu. Aktris, Meksika’da büyük bir sansasyon yaratışmış durumda. Fotoğrafları Vanity Fair, Vogue gibi önemli dergilerin kapaklarında yer alıyor. Birçok kişi, onun ortaya koyduğu bu imaj sayesinde, Meksika’daki değişik deri renklerini, yüz biçimlerini temsil eden “çeşitliliğin” sonunda görünür olmasının başarıldığını düşünüyor. Hatta, güzelliğin yalnızca bir biçimini görmeyi tercih eden yayın organlarının da değişmesinde tarihi bir kilometre taşı olduğu yorumu yapılıyor. Peki ama ünü oynadığı filmi aşan ve Meksika toplumunda başka dinamikleri devreye sokan bu genç kadın kim?

Roma isimli filmde Aparicio, orta sınıf bir Meksika ailesinin hizmetçisi Cleo’nun hikayesine hayat veriyor. 1993 yılı doğumlu aktris, karakterle olan bağı sorulduğunda da, tıpkı “Cleo” gibi dadılık yapan annesini anlatıyor. Annesinin bu bakıcılık işi ile kendisine ve kardeşlerine baktığını söylüyor. Fakir bir toplulukta büyüyen 25 yaşındaki aktris, her ne kadar öğretmenlik okulu mezunu olsa da, seçmeyi kazandığı sırada işsizdi ve kardeşine yardım ederek para kazanıyordu. Verdiği birçok röportajda, çocukluğundan beri içine kapanık olduğunu, fotoğraf çektirmeyi veya topluluk içinde konuşmayı sevmediğini anlattı. Yalitza, oyunculuğu da hiç aklından geçirmemişti: “Doğrusu sinema sanatının hayranı da değildim, Alfonso Cuarón’un kim olduğunu da bilmiyordum”. Ama o tüm fiziksel özellikleri ile ünlü yönetmen Cuarón’un tam aradığı kişiydi.

İngiliz The Guardian gazetesi filmi yılın filmi olarak konumlandırdı. Aparicio’nun filmdeki performansını “yılın en iyisi seçen” Time dergisi ortaya koyduğu oyunculuğu şu cümlelerle özetliyor: “Tüm hayatınız boyunca oyunculuk çalışmış ve hala iyi olmadığını düşünen biri olabilirsiniz. Ya da böyle hiçbir zaman bu hayatı düşlememiş biri olur ve kimsenin kamera önüne daha önce hiç ayak basmadığınıza inanamayacağı usta bir performans ortaya koyarsınız.” Yalitza’nın yarattığı sansasyon Meksika sınırlarını çoktan aşmış durumda. Ama Güney Amerika ülkesi içinde, moda dergilerine kapak olarak başlattığı tartışma sürüyor.

Vogue’a verdiği röportajda da bu tartışmaya şöyle bakıyor: “Sadece bazılarının filmlerde oynayabileceği ve dergi kapaklarına çıkabileceği yönündeki düşünce kalıbı kırılması ve Meksika’daki diğer yüzlerin de tanınmaya başlaması, beni çok mutlu ediyor, köklerimle gurur duymamı sağlıyor. “Derim, sonuna kadar tüm renkleri ile Meksikalı, ve yine sonuna kadar insan…”

Share

Hits: 45

“AHLAT AĞACI” FİLMİ ÜZERİNE BİR YORUM…

Son filmi Kış Uykusu’ndan (2014) dört yıl sonra gösterime giren “Ahlat Ağacı” tipik bir Nuri Bilge Ceylan filmi… Sıradan insanı, bu insanların sıradan, maddi ve manevi zorluklarla dolu, bir kapan gibi kısıldıkları yaşamlarından bir türlü silkinip çıkamayan insanları anlatıyor yine… Ve bunu öyle bir anlatıyor ki, siz de oturduğunuz yerde o karakterlere bürünüyor ve onlardan biri oluveriyorsunuz… 

Üç saatlik film, mükemmele yakın bir çizgide ilerliyor. Zaman zaman yavaşlasa da, yaşananlar o denli tanıdık ki rahatsızlık vermiyor; sanki öyle yavaşça akması gerekir gibi… Filmde yer alan karakterler, her gün çarşıda pazarda, dolmuşta, iş yerinde karşılaşabileceğiniz gerçek tiplemeler… Küçük bir kasabada, son derece kısıtlı imkanlarla yaşamaya çalışan iki çocuklu bir aile, onların çevresinde bazıları çocuklarına problem çıkartan egoist, bazıları da onlara yardım eden verici yaşlı ebeveynler… Kasabanın belediye başkanı, yeni atanan imam, ilkokul öğretmenleri (ki birisi de filmin ana karakterlerinden biri), zorla yaşlı ve zengin bir adamla evlendirilen genç kız, zamanında ona aşık olup bir türlü doğru dürüst bir duygusal iletişime geçememiş (sosyal kodlar gereği, her şey yolunda olsa da zaten geçemeyecek olan) genç adamlar… Ve bunların en başında da doğduğu, büyüdüğü, içinde yaşadığı küçük kasabanın sınırlarını aşmaya çalışan, herkesi hakir gören, hayatı bildiğini, anladığını düşünen, isyankar bir genç, Sinan… 

Sinan ve ailesi, Çanakkale’nin Çan ilçesinde yaşarlar… Sinan, babası gibi öğretmen olmak üzere okur ve okulunu bitirip eve döner… Artık, kendine göre hayatı tanıdığını düşünen, her şeye muhalif, isyankar, babasını küçük gören, doğadan kopmuş ama modern yaşama da adapte olamamış, iki arada kalmış bir gençtir… Kitaplara, okumaya meraklıdır ve hatta kendisi de bir kitap yazar; kitabın adı aynı zamanda filmde de adını verir… Film boyunca bu kitabı bastırtmaya çalışır, ama parasızlık, etrafındaki paralı ve güçlü insanların ilgisizliği yüzünden bütün bunları kendi başına yapmaya çalışacaktır… Sinan, bir yandan yaşadığı bu sıkıcı, boğucu kasabadan nefret etmekte, öte yandan da hakkı olduğunu hissettiği kişisel gelişimini sağlayacak imkanlara kavuşamamanın ıstırabını çekmektedir… Yazdığı kitabın konusu da zaten bu yöndedir…

Bu duygularla kendini ve yaşadığı çevrenin koşullarını aşmaya çalışan Sinan, o kadar iyi seçilmiş ve işlenmiş bir prototip ki, kendinizi onun yerine koymadan edemiyorsunuz… Ben, Sinan’ın yerinde olsam ne yapardım? Sinan, film boyunca öyle çıkmazlara sürükleniyor ki, bunları aşmaya ne yaşam tecrübesi, ne maddi imkanları ne de yaşadığı çevrenin toplumsal yapısı izin verecektir; bu çok barizdir, ancak bir tek Sinan bunları görmeyi reddetmektedir… Ne var ki sonunda, şimdi işe yaramaz gördüğü babasının bir zamanlar kendisi gibi olduğunu, etrafındaki pek çok insan gibi maddi değerlere değil, insanlığa, doğaya ve insani değerlere yönelirken bunu başaramadığını, giderek toplumda “kaybeden” olarak görülen gruba dahil olduğunu anlayacaktır… Yazdığı kitabı başından sonuna okuyan, ona değer veren, onun hakkında yorumlar yapan tek kişi de babası olacaktır… Bütün bunların sonunda babası, her ne kadar düşkün bir adam gibi görünse de, kendini kurtaracak dönüşümün ne olduğunu görmüştür: Kendisini maddi ve manevi olarak bitiren, bitirdiği gibi karşılığında hiç bir şey vermeyen kasabadan, çocukluğunu geçirdiği köye, toprağına, tabiata dönecektir… Sinan, önceleri bu dönüşümün hiç de kendisi için bir çözüm yolu olmadığını düşünse ve babasının bu seçimini hakir görse de sonunda o da verimkar tabiata dönecektir… Filmin sonunda Sinan kuyuda kendisini asmış olarak hayal eder, bu bir intihardır, vazgeçiştir… Sinan, yeni ve başka bir adam olmak için eskisini ortadan kaldırmaktadır…

Son olarak, çekimlerin diğer Nuri Bilge Ceylan filmlerinde olduğu gibi muhteşem olduğunu, sanki usta bir fotoğrafçının işi olduğunu belirteyim… Uzun diyaloglar kahve sohbetlerinden bir seviye yukarıda ama içinde entelektüel açılımlar da bulabilirsiniz… Aile bağları, hayata tutunma çabası, sevgi, din, para, hırsızlık, açgözlülük, sahtekarlık, açıkgözlük, parasal ya da siyasi gücün kullanımı gibi pek çok konuda toplumumuzun (özellikle de küçük şehir insanlarının) içine işlemiş olan kimi zaman saf ve dürüst, kimi zaman da iki yüzlü ve art niyetli düşünüp, davranmalarına yol açan sosyal kodları tüm yönleriyle bu diyaloglarda bulabileceksiniz… İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim… 

Son olarak filmin, 2018 Oscar ödüllerinde Türkiye’nin ulusal film adayı olduğunu, ancak bir kaç gün önce açıklanan en iyi yabancı film dalında kısa listeye giremediğini ve halen IMDB puanının 8,4 olduğunu hatırlatayım… Ayrıca, filmin başlıca rollerini paylaşan Doğu Demirkol (Sinan), Murat Cemcir (babası) ve Bennu Yıldırımlar’ın (annesi) çok iyi oyunculuklarına da hayran kalmamak mümkün değil…

Filmin fragmanı aşağıda:

Share

Hits: 178

2018 AVRUPA FİLM ÖDÜLLERİNDE EN İYİ FİLM “COLD WAR”…

Bu yıl 31 nci kez verilen Avrupa Film Ödülleri (EFA) dün verildi… Aday gösterildiği tüm kategorileri kazanan Pawel Pawlikowski yönetimindeki “Cold War” en iyi film ödülünü kazandı… Polonya, İngiltere ve Fransa ortak yapımı olan filmin başrollerini Joanna Kulig, Tomasz Kot, Borys Szyc paylaşıyor… Filmin konusu ise şöyle: Zula ve Wiktor savaştan harabe halinde çıkan Polonya’da karşılaşır… Farklı geçmişlere ve karakterlere sahip olan kahramanlarımız birbiriyle asla anlaşamayacak tiplerdir, ama kader yollarını ayrılmayacak şekilde birbirine bağlamıştır… 50’li yılların Polonya, Berlin, Yugoslavya ve Paris’inin soğuk savaş atmosferinde geçen film; politik görüş, kişilik özellikleri ve kaderin cilveleriyle savrulan bir çiftin, imkânsız zamanlarda geçen imkânsız aşk hikâyesini anlatıyor… EFA’da İtalya’nın Oscar adayı “Dogman” ise üç ödül kazandı…

İşte kazananların listesi:

  • En İyi Film: Cold War

  • En İyi Komedi: Death of Stalin – Armando Iannucci
  • En İyi Yönetmen: Pawel Pawlikowski – Cold War
  • En İyi Kadın Oyuncu: Joanna Kulig – Cold War
  • En İyi Erkek Oyuncu: Marcello Fonte – Dogman
  • En İyi Senarist: Pawel Pawlikowski – Cold War
  • En İyi Belgesel: Bergman – A Year In A Life
  • En İyi Kısa Film: The Years – Sara Fgaier
  • Keşif Ödülü: Girl – Lukas Dhont
  • En İyi Animasyon: Another Day of Life – Raul de la Fuente, Damian Nenow
  • EFA Halkın Tercihi Ödülü: Call Me By Your Name – Luca Guadagnino
  • En İyi Görüntü Yönetmeni: Martin Otterbeck – U
  • En İyi Kurgucu: Jaroslaw Kaminski – Cold War
  • En İyi Prodüksiyon Tasarımcısı: Andrey Ponkratov – The Summer
  • En İyi Kostüm Tasarımcısı: Massimo Cantini Parrini – Dogman
  • En İyi Saç ve Makyaj: Dalia Colli, Lorenzo Tamburini, Daniela Tartari – Dogman
  • En İyi Besteci: Christoph M. Kaiser ve Julian Maas – 3 Days in Quiberon
  • En İyi Ses Tasarımcısı: Andre Bendocchi-Alves ve Martin Steyer – The Captain
  • En İyi Görsel Efekt: Peter Hjorth – Border
  • Dünya Sineması Başarı Ödülü: Ralph Fiennes
  • EFA Hayat Boyu Başarı Ödülü: Carmen Maura…
Share

Hits: 72

CLINT EASTWOOD’DAN YENİ BİR FİLM: THE MULE…

Clint Eastwood’un yeni filmi The Mule‘dan bir fragman yayınlandı… Filmin Toby Keith imzalı tema müziği olan “Don’t Let The Old Man In” parçasıyla gelen klipte filmden yeni sahneler de yer alıyor… Dört Oscar ödülü sahibi Clint Eastwood’un yönetmenliğinin yanı sıra başrolünü de üstlendiği “The Mule”, gerilim dozu yüksek, yaşanmış bir suç hikayesini anlatıyor…

Filmin konusu kısaca şöyle: Earl Stone adında 80’li yaşlarında, beş parasız, yalnız ve işini kaybetmek üzere olan bir adamdır… Earl yalnızca araba sürmesini gerektiren bir iş teklifini kabul eder ancak farkında olmadan Meksika karteli için uyuşturucu kuryeliği yapar… Kuryelik işi Earl’ün fazlasıyla iyi olduğu bir şey haline gelir… Kartel, çok iyi iş çıkardığı için Earl’e daha fazla iş vermeye başlar… Ancak Earl, bir süre sonra hırslı narkotik ajanı Colin Bates’in de radarına girer… Para sorunları ortadan kalkan Earl’e geçmişte yaptığı hatalar ağır gelmeye başlar… Polis veya kartel onu yakalamadan önce yaptığı yanlışları düzeltmek için fazla zamanı yoktur…

Filmde, Bradley Cooper, Michael Peña, Laurence Fishburne, Andy Garcia ve Dianne Wiest gibi ödüllü oyuncular da rol alıyor…

“The Mule” filmi 14 Aralık 2018 günü Amerika’da seyircilerin karşısına çıkacak… Fragmanını aşağıda bulabileceğiniz filmin ülkemizde gösterime girip girmeyeceğine dair henüz bir bilgi bulunmuyor… 

Share

Hits: 41