Category Archives: KİTAPLAR

GÜZEL KİTAPLARIN YAZARI ENGİN GEÇTAN VEFAT ETTİ…

Yeni alıp okumaya başladığım kitabı (İnsan Olmak) masamın üzerinde duruyorken, bilenlerin bildiği ama aslında herkesin bilmesi, okuması gereken kitapların yazarı Engin Geçtan’ın ölüm haberi gazetede belirdi… Biliyorum, şimdi o Spinoza’nın dediği gibi ömrü sonlu bir modus olduğunun bilinciyle ait olduğu yere karışma sürecinde… Bu neden üzüntümü biraz hafifletiyor… Çok kişiye önerdiğim güzel kitapların yazarı, psikiyatrist Engin Geçtan bundan böyle sadece kitaplarıyla aramızda olacak…     

Engin Geçtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliği yapan bir bilim insanı… Ama, bildiklerini, öğrendiklerini bizlerle paylaşmak için 17 kitap yazmış, üstelik bunların çoğu da sokaktaki insana, kendisini yani insan olmayı anlatan kitaplar yazmış bir yazar… Hayat, Zamane, İnsan Olmak isimli kitapları ile hayata dokunmuş biri… 

Bir gazetede şöyle bir yazı var örneğin: Engin Geçtan, 19 Mart 2016’da Ayşe Arman’a verdiği söyleşide ““Ben kimim?” sorusunun cevabına, “Biz kimiz?”in yanıtı verilmeden ulaşabileceğine inanmıyorum. Biz, tarih duygusundan yoksun, dünyayla ilişkimizde yüzeysel bir toplumuz. Nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu umursamadan serseri mayın misali yaşamaya alışmışız. “Bu toplumun belleği yok!” diye kendimizi eleştiriyoruz, ama nedenini anlamaya çalışmıyoruz… Carl Gustav Jung’un çağdaş düşünceye yaptığı en önemli katkılardan biri ‘kolektif bilinçdışı’ ve ‘arketip’ kavramları. Jung’a göre, insan zihni, onun evrimi tarafından biçimlendirilmiştir. Yani insan, geçmişiyle bağlantılıdır. Ama bu bağlantı, yalnızca kişisel geçmişini değil, ait olduğu toplumun geçmişini ve hatta tüm insanlık evrimini içerir…” demişti…

Jung’u, Spinoza’yı, budist felsefeyi anlamış ve anlatan bir insan… Yaşam öyküsü ise kısaca şöyle: 12 Ocak 1932’de İzmir’de dünyaya geldi… İlk, orta ve lise eğitimini İzmir’de tamamladı… 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Geçtan, psikoloji ve nöroloji dallarında ABD’de New York ve Columbia üniversitelerinde beş yıl süreyle uzmanlık eğitimi gördü… 1974’te profesörlüğe yükselen Geçtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulundu… Ayrıca, bir yandan psikiyatr olarak mesleğini icra ederken, bir yandan da sürekli yazıyordu… Engin Geçtan 1975-1987 yılları arasında meslek dışı okuyucular tarafından da ilgiyle karşılanan dört kitap yazdı… Çok sayıda basım yapmış ve yapmakta olan ve kendi bilimsel disipliniyle ilgili bu dörtlünün ardından, (İnsan Olmak, Varoluşçu Psikiyatri, Normaldışı Davranışlar ve Psikanaliz ve Sonrası) psikiyatri alanının çerçevesinden çıkma isteği doğrultusunda roman-senaryo çalışmalarına başladı… Ankara ve İstanbul’daki dört üniversitede öğretim üyeliği yapmış olan Engin Geçtan üniversitedeki part-time görevi dışında klinik çalışmalarını psikoterapist olarak sürdürdü…

Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum, mekanı cennet olsun…

Share

EN ÇOK SATAN EN ÇOK OKUNAN KİTAPLAR (2018 AĞUSTOS) YENİ…

EN ÇOK SATAN EN ÇOK OKUNAN KİTAPLAR (2018 AĞUSTOS)

  İMGE İDEFİX D&R KİTAPYURDU
1 Her Yerden Çok Uzakta, Ursula Le Guin, İmge Fahrenheith 451, Ray Bradbury, İthaki
Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı, Mark Manson, Butik
Eğitim – Bir Kitle İmha Silahı, John Taylor Gatto, Edam

 

2 Japon Çocuklarının En Sevdiği Masallar, İmge  21. Yüzyıl İçin 21 Ders, Noah Harari, Kolektif
Sen Gittin Ya Ben Güzelleştim, Nilgün Bodur, Destek
Bilim Tarihi Sohbetleri, Fuat Sezgin, Timaş
 3 Kedi ile Şeytan, James Joyce, İmge Eğitim – Bir Kitle İmha Silahı, John Taylor Gatto, Edam
Fahrenheith 451, Ray Bradbury, İthaki
Fahrenheith 451, Ray Bradbury, İthaki
4 Hannah Arendth: Yaşam Bir Anlatıdır, Julia Kristeva, İletişim
İkigai, Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Hector Garica, İndigoa
İkigai, Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Hector Garica, İndigo

Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig, İş Bankası

 

5 Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı, Adam Şenel, İmge Değişim Sürecinde Türkiye, Mahfi Eğilmez, Remzi
Üç Kız Kardeş, İclal Aydın, Artemis
Körlük, Jose Saramago, Kırmızı Kedi

 

6 Dokumacılar, Gerhart Hauptmann, İmge
Yabancı, Albert Camus, Can
Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit, Everest
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig, İş Bankası
7 Eğitim – Bir Kitle İmha Silahı, John Taylor Gatto, Edam Olağanüstü Bir Gece, Stephen Zweig, İş Bankası
Bazı Yollar Yalnız Yürünür, Emre Bacaksız, Destek
1984, George Orwell, Can
 8 Zorba, Nikos Kazancakis, Can Bilim Tarihi Sohbetleri, Fuat Sezgin, Timaş
K-Pop Mucizesi, Adrian Besley, Yakamoz
Hayvan Çiftliği, George Orwell, Can

 

9 Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger Yapı Kredi Satranç, Stephen Zweig, İş Bankası
El Vedud, Tuğçe Işınsu, Feniks
İkigai, Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Hector Garica, İndigo

 

10 Hayvanlaşan İnsan, Émile Zola, İmge 
1984, George Orwell, Can
Pembe Fili, Düşünme, Zeynep Çarmıklı, İnkılap 21. Yüzyıl İçin 21 Ders, Noah Harari, Kolektif

Share

BİLİM-KURGU EDEBİYATIN ÖNEMLİ İSMİ URSULA LE GUIN YAŞAMINI YİTİRDİ…

Bilim-kurgu ve fantezi edebiyatının en önemli ve verimli yazarlarından biri olan Ursula K. Le Guin 88 yaşında hayatını kaybetti… 1929 doğumlu olan Le Guin, en çok “Karanlığın Sol Eli”, “Yerdeniz” üçlemesi ve “Mülksüzler” gibi eserleriyle biliniyordu… Hugo ve Nebula gibi birçok ödül sahibi Le Guin’in kitapları 40’tan fazla dile çevrildi ve milyonlarca kopyası satıldı… Yazarın 20’den fazla romanı ve  100’den fazla kısa öyküsü bulunuyor… İlk romanı, oldukça geç bir dönemde, yazar 37 yaşında iken, 1966 yılında yayımlanan Le Guin’in eserlerinde ağırlıklı olarak Jung, taoizim, varoluşçuluk ve Yunan mitolojisinden ilham alan kurgular yer alır…

Radcliffe College’da lisans eğitimi, Columbia Üniversitesi’nde “Fransa ve İtalya’da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı” üzerine yüksek lisans yapan yazar, 1951’de tarihçi Charles A. Le Guin ile evlendi… Bir yandan yazarlık yaparken, bir yandan da üç çocuğunu ve dört torununu büyüten Le Guin, eserlerinin pek çoğunda bireysel gözlemlerine ve kendi yaşam öyküsünden alıntılara yer verdi… Le Guin, 1969’da “Karanlığın Sol Eli” adlı romanıyla bilim kurgu dünyasının iki büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldı… 1974’te yazdığı ütopik bilim-kurgu romanı Mülksüzler ile 1975’de yine Hugo ve Nebula ödüllerini kazandı… Le Guin’in bilim-kurgu ve fantastik eserlerinin yanında şiir ve çocuk kitapları da bulunmaktadır… Le Guin’in bazı eserleri sinema ve TV filmlerine konu olmuştur… Bunlardan biri de ünlü animasyon film yapımcısı Hayao Miyazaki’nin oğlu Garo Miyazaki tarafından sinemaya uyarlanan Yerdeniz Öyküleri’dir… 2006 yapımı bu filmin fragmanını aşağıda bulabilirsiniz:

Eserleri içinde en popüler olanlar, Yerdeniz Üçlemesi ya da sonradan eklenen dördüncü ve beşinci kitapla Yerdeniz Beşlemesi’dir… Wikipedia’da Le Guin’in edebi kişiliği şöyle anlatılmaktadır:

“Temel feminist teoriye oldukça hakim olan Le Guin yazılarında teorisini gizlice vererek erkek okuru rahatsız etmez ve teoriyi okuyucuya gizlice zerk eder… Anarşist eğilimli ya da anaerkil toplumlar yaratmaktan çekinmez… Zaten hayatı boyunca asice hareket etmiştir… Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar adlı denemesinde yer alan makalelerinden birinde, bir zamanlar Playboy dergisinde bile yazdığını söylemektedir… Pek çok okuru için bilge bir kadın tiplemesi olan LeGuin Ged (Çevik Atmaca) karakteri ile de pek çok okurun kişiliğine etki etmiştir… Yüzüklerin Efendisindeki bilge ve ilk yaratılan Gandalf’ın aksine, LeGuin’in baş kahramanı Ged, Gontlu bir keçi çobanı olarak başlayıp Roke adası büyücülerinin en büyüklerinden olmuştur… Yeraltı tanrılarının başrahibesi Tenar ise sıradan bir kadın olmayı tercih ederek kendini bulmuştur… LeGuin’in her kahramanı, her romanı bir süreç, bir değişim anlatır… Bilgeliği ve büyümeyi değişmekten korkmamakta bulur…

Le Guin’in karakterleri basmakalıp kahramanlardan uzaktır… Genç mükemmel kadın ve erkekler yaratmayan yazarın kahramanları genellikle yaşlı adamlar veya koca karılar, cılız, sakat veya tecavüze uğramış ve intikam peşinde koşamayacak kadar çaresiz çocuklardan oluşmaktadır… Bu haliyle Le Guin romanları çaresizliği, yaşama cesaretini vurgulayan mütevazi görünümlü gizli bir romantizm barındırmaktadır… Oldukça sık kölelikten bahseder… Öncelikle köleliği tüm şatafatlı sembollerinden arındırır… Köleleri, bir kölenin yalın ve itirazsız, itaatkar dünyasında herhangi bir şeyi sorgulama yeteneğinden yoksun insanlardır… İsyandan bahseder, ama yanlışlıkla köle sıfatı taşıyan soylu kurtarıcılardan yoksundur hikâyeleri… Kadınlık ve erkeklik, çocukluk ve erişkinlik, kölelik ve sahiplik gibi zıtlıklara vurgu yapmaktadır… Le Guin yalın ama şiddet dolu bir evreni yansıtır… Şiddeti adlandırmaktan çekinmez… Özgürlük ve cesaret dolu bir dili vardır…”

Share

2017 YILININ EN İYİ ROMANLARI SEÇİLDİ…

2017 yılının sonuna geldiğimiz şu günlerde, bazı kitap satış sitelerinde yılın en iyi romanlarını içeren listeler yayınlanmaya başlandı… İDEFİX ve D&R sitelerinde  edebiyat eleştirmenleri ve yazarlardan oluşan jürilerce hazırlanan listelerin her ikisinde de ilk beşte yer bulan romanların, sıralama dahil aynı olması dikkat çekiyor… İşte İDEFİX’in ve D&R’ın 2017 yılının en iyi 50 romanı listelerinin ilk 5’i:

  1. Yeraltı Demiryolu, Colson Whitehead, Siren Yayınları
  2. 4 3 2 1, Paul Auster, Can
  3. Taksitle Ölüm, Louis Fedinand Celine, Yapı Kredi Yayınları
  4. Buradayım, Jonathan Foer, Siren Yayınları
  5. Vejetaryen, Han Kang, April Yayınları…

Share

2017 NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ KAZUO ISHIGURO’NUN OLDU…

2017 yılı Nobel Edebiyat Ödülü İngiliz yazar Kazuo Ishiguro‘nun oldu… İsveç Akademi’si tarafından yapılan açıklamada ödülün Ishiguro’ya “insanın özünde dünyayla ilişki kurmasına yardım eden duygu derinliklerini ortaya çıkartan büyük insani gücü” anlattığı romanları için verildiği açıklandı… Ödülün diğer adayları Margaret Atwood, Ngugi Wa Thiong’o ve Haruki Murakami idi…

Ödülü kazanan Kazuo Ishiguro Japon asıllı olup, 8 Kasım 1954’de doğdu…  1960 yılında ailesiyle birlikte İngiltere’ye göç etti… 1982 yılında İngiliz yurttaşlığına geçti… Ishiguro’nun The Remains of the Day romanı, yönetmen James Ivory tarafından 1993’de sinemaya uyarlandı… Başrollerinde Anthony Hopkins ve Emma Thompson‘ın oynadığı film, 8 Oscar ödülüne aday gösterildi… Ayrıca, 2005 yılında yazdığı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) romanı da 2010 yılında yönetmen Mark Romanek tarafından aynı adla sinemaya aktarıldı… Başrollerinde  Keira KnightleyCarey MulliganAndrew Garfield ‘ın oynadığı film Türkiye’de 2011 yılında gösterime girdi…

Never Let Me Go Filminin Fragmanı…

Türkiye’de eserleri son dönemde Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan yazarın dilimizde yayımlanan romanları şu şekilde:

  • A Pale View of Hills (1982) (Türkçesi: Uzak Tepeler, Can Yayınları, 1992)
  • An Artist of the Floating World (1986) (Türkçesi: Değişen Dünyada Bir Sanatçı, Turkuvaz Yayınları, 2008)
  • The Remains of the Day (1989) (Türkçesi: Günden Kalanlar, Can Yayınları, 1993 – Günden Kalanlar, Turkuvaz Yayınları, 2009)
  • The Unconsoled (1995) (Türkçesi: Avunamayanlar, Yapı Kredi Yayınları, 2009)
  • When We Were Orphans (2000) (Türkçesi: Çocukluğumu Ararken, Epsilon Yayınları, 2002)
  • Never Let Me Go (2005) (Türkçesi: Beni Asla Bırakma, Yapı Kredi Yayınları, 2007)
  • The Buried Giant (2015) (Türkçesi: Gömülü Dev, Yapı Kredi Yayınları, 2015)…

The Remains of the Day Filimin Fragmanı…

Share

YAYIN TANITIMI: PROUST HAKKINDA BİR BİYOGRAFİ…

Tam adı Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust olan Fransız romancı, deneme yazarı ve eleştirmen Proust’un hayatından bir kesit sunan ‘Bilinmeyen ve Gizli yönleriyle Monsieur Proust’ isimli kitap Düzyazı Yayınevi tarafından Sibel Pekin’in çevirisiyle yayımlandı… 540 sayfalık kitabın satış fiyatı 35 TL… Kitabın yazarı ise, ünlü yazarın son 8 yılında onun hizmetçiliğini yapan ve yaşamına tanık olan Céleste Albaret… 1871 ve 1922 yılları arasında yaşayan ve sadece 51 yaşında ölen Proust’un en tanınmış eseri olan 7 ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cildi 1913’te yayımlandı… Proust bu romanın son düzeltmelerini yaparken 1922’de öldü…

Gazete Duvar’da Süleyman Çeliker imzasıyla yayınlanan bir makalede Proust’u anlatan bu biyografik eser oldukça etraflı ve güzel bir şekilde anlatılıyor… Bu güzel makaleyi, sizler için alıntıladık

“Marcel Proust’un kendisini odasına, hatta yatağına, hapsederek Kayıp Zaman’ın peşine düştüğü yılların, en yakın tanığı var karışımızda. Proust’un eserine ‘Son’ kelimesini yazdığı gecenin sabahında heyecanla odasına çağırıp “Harika bir haber; bu gece ‘Son’ sözcüğünü yazdım, artık ölebilirim” diye müjde verdiği Céleste Albaret. Proust’un ‘Son’ kelimesini yazdıktan kısa süre sonra gelen ölümüne kadar da en yakınında olan ‘sadık hizmetkarı’ Céleste Albaret…

Sadece yazdıklarıyla değil, yaşam biçimiyle de tartışmasız dünya edebiyatının en özel, en sıra dışı ismidir. Kısacık bir cümleyle başlar dev eseri: “Uzun zaman geceleri erken yattım.”

Üç bin sayfadan fazla okuyup, (Yapı Kredi Yayınların’dan yapılan çevirisi 3026 sayfadır) 7 cildin sonuna geldiğimizde nispeten uzun, ama Marcel Proust’a göre kısa sayılabilecek şu cümleyle son bulur:

“Eserimi tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları, birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekânda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dalmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirinden uzak dönemlerin hepsine aynı ana değerler.”

Bu iki cümle arasında yaklaşık 10 yıl var. Eserini bitiremeden ölme korkusuyla yaşanan bu 10 yılın 8’inin en yakın tanığı Céleste Albaret.
Albaret, Düzyazı Yayınevi’nden çıkan ‘Bilinmeyen ve Gizli yönleriyle Monsieur Proust’ adlı anılarında bu 8 yılı anlatıyor.

Lozere’nin taşrasından, evlenerek, 1913 yılında taksi şoförü kocası Odilon’un yaşadığı Paris’e gelen bu köylü kızı, kendi iradesi dışında gelişen bir dizi olay sonucunda, kocasının en iyi müşterisi Marcel Proust’un ‘hizmetkârı’ olarak bulmuştur kendini. Proust’un ölümüne kadar, “Swanların Trafı”dışındaki tüm kitaplarını yazdığı 8 yıla ilişkin çok önemli detaylar var kitapta.

‘ÖLDÜĞÜM VAKİT KÜÇÜK MARCEL’İ HATIRLAYIN’

Céleste Albaret, yanında çalışmaya başladığı ilk günlerde kendisine “Öldüğüm vakit küçük Marcel’i hatırlayın, zira bir daha onun gibisini bulamayacaksınız” diyen bu adama derin bir sevgi ve şefkatle bağlanır: “Cazibesi, gülüşü, çenesinde tuttuğu eliyle konuşma biçimi… Bir şarkı gibiydi, nota verircesine…”

Daha sonra şunları yazacaktır: “Bay Proust’un çok uzun zaman görüştüğü pek çok insanın ‘küçük Proust’u veya ‘Mercel’ciği’ olduğunu unutmamak gerekiyor; her daim kibar, çekici, hatta gereğinden fazla tutkulu ve naif.”

Büyük bölümü Haussmann Bulvarı 102 numarada, son dönemi ise trajik bir taşınma hikayesinin ardından Hamelin Sokağı’ndaki evde geçen 8 yılda yaşananları, Proust’un ölümünden yaklaşık 50 yıl sonra, 70’li yaşlarında anlatmaya karar verir Céleste Albaret.

İlk astım krizini geçirdiği erken yaşlarından itibaren hep hasta bir çocuk, daha sonra da hasta bir adam olarak yaşamıştır Proust. Gençlik yıllarında büyük merak sardığı aristokrat salonlarını, yanı Guermantes Tarafı’nı fethettikten sonra “Kayıp Zamanın Peşinde” koşmasına yetecek kadar, gözlem yapıp, bilgi topladığına karar verdiğinde evine kapatır kendisini.

Sokaktan ışık, ses ve o içeride olduğu sürece hava gelmesin diye mantarlarla kaplanmış, panjurları her daim kapalı, mavi perdeleri her zaman çekilmiş olan odasında, eserini tamamlamak için gece gündüz çalışır ömrünün son günlerine kadar.

Zengin bir Yahudi aileden gelen annesi hayli yüklü bir servet bırakmıştır. Büyük amcasından ve Fransa’nın o dönem en önemli doktorlarından biri olan babası Prof. Adrien Proust’tan kalanlar da eklendiğinde ömrü boyunca istediği hayatı yaşayabilmesine yetecek bir servet ve gelire sahiptir.

GÜNDE SADECE İKİ FİNCAN KAHVE VE İKİ KRUVASAN

Céleste’nin tanık olduğu sekiz yılı, yatağından çıkmadan çalışarak eserini tamamlamak için geçirmiştir; günde sadece iki fincan kahve içip iki kruvasan yiyerek: “Soslu biftek, tavuk, ve dil balığı dışında, sekiz sene boyunca yalnızca bir kez tekir balığı, iki kez gümüş balığı, iki kez yumurta ve bir kaç kez de Rus salatası ve kızartma yediğini görmüştüm. Şarap içmez ara sıra Ritz Otel’den buz gibi bira isterdi.”

Ömrünün son yıllarında kruvasanı da keser. Sadece, çoğu zaman tam bitirmediği iki fincan kahve ile geçirir günlerini.

Güne en erken öğleden sonra saat 2 gibi, genellikle de 4’te başlar. Kitabı için gözlem yapıp bilgi toplaması gerekmediği sürece dışarı çıktığı enderdir. Birileriyle buluşması gerektiğinde; bir davete ya da ziyarete gitmeye karar verdiğindeyse evden genellikle akşam 10 gibi çıkar. Evine de çok az insanı kabul etmektedir. Bu kabuller de asla gece saat 10’dan önce olmaz.

Uykuyla uyanıklık arasındaki ayrımın yok olduğu bir çalışma düzeni içindedir. Céleste, ‘onun uyuyor mu olduğunu, yoksa dinlenmek için gözlerini mi kapattığını çoğu zaman anlayamadığını’ söyler.

Bu gecelerde yatağında yazar, başlangıçta iki cilt olacağını zannettiği ama yedi ciltte tamamlayabildiği eserini: “Araştırmaları, eserleri için yaptığı fedakârlıkları, kendisini bulabilmek için zamanın ötesine geçmekti. Zaman kavramı kalmadığında sessizlik geldi. Bu sessizliğe ihtiyacı vardı, sadece duymak istediği sesleri duydu, kitaplarındaki sesleri.”

‘KARDEŞİM HERKES GİBİ YAŞAMAYI KABULLENSEYDİ’

“Değişikliğe ve yeni yüzler görmeye katlanamazdı” diyor Céleste Albaret, “Dış dünyaya kendini kapatıp, eserleri için çalışmak adına hastalığını bahane ediyordu.”
Sonra da babası gibi o dönem Fransa’nın en önemli doktorlarından biri olan kardeşi Prof. Robert Proust’un şu sözlerini aktarıyor:

“Kardeşim diğer herkes gibi bir hayat yaşamayı kabullenseydi, çok daha uzun yaşayabilirdi. Ama bunu eserleri için kendisi istedi; bize yalnızca boyun eğmek düştü.”

Kitabı için gözlem ya da araştırma yapmak üzere akşam çıkmaları, bazen çok uzun sürdüğünde endişelenir Céleste, ‘o hengâmenin, gürültünün, ışıkların içinde nasıl bu kadar uzun süre kalabildiğini’ sorduğunda aldığı yanıt şöyledir: “Çok yorgunum sevgili Céleste çok. Ama böyle olması gerekiyor.”

Céleste, “Gidip kitabı için gerekli bilgileri toplamak için her şeyi yapardı” dedikten sonra şu sözlerini aktarıyor: “Tanrım biraz olsun sıra dışı birini bulmak için ne kadar çok insana tahammül etmek zorunda kalıyoruz.”Ölüm erken gelmezse yapacağı işten o kadar emindir ki şöyle der Céleste Albaret’ye: “Ölümümden sonra sizin günceniz benim kitaplarımdan çok satacaktır. Bir fırının ekmek sattığı gibi satacak o günce, belki de bir servet kazanacaksınız… Ölümümden sonra sizi görmeye gelecek ve size mektuplar yazacak kaç insan olacak hayal bile edemezsiniz.” 

Céleste Albaret, anılarını anlatmaktan ömrünün son yıllarına kadar kaçındı. Hedefini ise şöyle anlatır: “Biliyor musun Céleste, eserlerimin edebiyat dünyasında bir katedral niteliği taşımasını istiyorum. Bu yüzden bir türlü bitiremiyorum. İnşası bitse bile her daim bir şeylerle süslenebilmeli, bir vitray, bir sütun başlığı, küçük bir mabet veya köşede küçük bir heykel.”

Ömrünün son yıllarında hedefine ulaştığını bilmenin huzuruyla şunları söyleyecektir: “Ben bir duraktan diğerine gidene kadar bitecek romanlar yazmıyorum… Beni okuyacaklar, evet tüm dünya beni okuyacak. Benim eserlerimin nasıl yayıldığını insanların gözlerinde ve akıllarında görebileceksiniz. Ve bunu iyi hatırlayın Céleste; makalede yazdığı gibi Stendhal’in tanınması yüz sene almışsa da Marcel Proust’un tanınması elli seneyi bile bulmayacaktır.”

Törenlerden yıl dönümlerinden, kutlamalardan hoşlanmaz. Çok sevdiği annesinin ölüm yıl dönümünde bile mezarına gitmişliği yoktur: “Çiçekler yaşayan insanlar için dostluğun ve aşkın sembolüdür, ölülerin umurunda olmaz. Mezarları çiçeklerle donatmak bir gelenek, anlıyorum ama siz de beni anlayın Céleste, benim mezarlıklara karşı bir bağlılığım olamaz. Kaybettiklerimi bu şekilde geri getirebileceğime inanmıyorum. Benim bağlılığım mezarlıklara değil anılara.”

‘ZEKA İŞLEVSİZ BİR ÖZELLİKTİR’

Céleste bir gün “Efendim neden hiç evlenmediniz, evlenseniz sizin gibi harika zeki çocuklarınız olurdu” dediğinde aldığı yanıtla şaşırır: “Sevgili Céleste, çok zeki biri olmadığımı gayet iyi biliyorsunuz, öte yandan zekâ, işlevsiz bir özelliktir, insanları aptal yapan şeyin zekâ olduğu söylenir.”

Sonra şöyle devam eder: “Céleste evlilik için uygun olmadığımı anlamamış olamazsınız. Soruyorum size, dışarı çkıp çay içmek isteyen, veya terziden terziye koşturup elbise diktiren bir kadınla ben ne yapabilirdim ki? Üstelik her şeyime karışırdı, beni her yere sürüklerdi; yazı yazamazdım. İstemez Céleste, ben sakinliğimle mutluyum, kitaplarımla evliyim: Umurumda olan tek şey kağıtlarım ve kalemlerim.”

Zekâya inanmadığı gibi, insanlar arasındaki dostluğa, psikiyatriye ve tıbba da inanmaz. Ama eseri için bilgi toplamak amacıyla ‘ya tekrar çıkmama izin vermezlerse’ korkusu taşısa da yaklaşık bir ay psikiyatri kliniğinde yatmaktan da geri kalmaz. Kahramanlarının eksik yanlarını tamamlamak adına, Ritz Oteli’nin restoran şefine, kim kiminle yemek yedi, kim ne giydi, masalarda neler konuşuldu sorularının cevaplarını öğrenmek için para verdiği de vakidir.

Ömrünün son yıllarında eserini tamamlayamadan öleceği korkusu iyice artar: “Zaman Céleste üzerimde çok baskı yapıyor… Céleste bitiremiyorum, ölüm beni izliyor. İçimizde taşıdığımız ölümün yaklaştığını hissederiz… Ve ben herkesten farklı bir hayata sahip olduğum için daha fazla hissediyorum.”

‘SON’ KELİMESİNİ YAZDIĞIMDA GÜNEYE GİDECEĞİZ’

Bir yandan da hem kendini hem de kendisiyle birlikte günden güne yorgun düşen Céleste’i teskin etmeye çalışır: “Göreceksiniz sevgili Céleste ‘Son’ kelimesini nihayet yazdığımda güneye, Midi’ye gideceğiz. Dinleneceğiz.”

Swann’ların Tarafı, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermentes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp çıkmıştır. Eserinin son kitabı Yakalanan Zaman üzerinde çalıştığı günlerde iki gün hiç odasından çıkmaz. Kapıları dinlemesine rağmen hiç bir ses gelmediğini anlatır Céleste. İki gün sonra zili çalar ve çağırır. Sekiz yıl boyunca hiç yapmadığı bir şey yaptığını, kahvesini içmeden kendisiyle konuştuğunu anlatıyor Céleste:

“Biliyor musunuz bu akşam harika bir şey oldu. Bilin bakalım ne oldu?” Biraz merek ettirip yanıt alamadıktan sonra, “Harika bir haber; bu gece ‘Son’ sözcüğünü yazdım, artık ölebilirim… Hayatımı bir hiç uğruna adamadığımı artık biliyorum.”

“Bu son sözleri söylerkenki sesi hala kulaklarımda” diyor Céleste Albaret, “Öyle bir neşe ve memnuniyet kolay bulunmazdı.”

Türkçeye çevrilmesini yıllardır merakla beklediğim Céleste Albaret’nin anılarını okumamı sağlayan Düzyazı Yayınevi’ne teşekkür ediyorum. Keşke kitapta Céleste Albaret’nin bir resmine de yer verselermiş.

Ne daha önce sözünü ettiği gibi Céleste ile güneye gidebilirler, ne de İngiltere’de med-ceziri izlemeye. Çocukluğundan beri boğuştuğu hastalığı eserini tamamladıktan sonra hızla ilerler. Her türlü tedaviyi ısrarla reddeder. Eserini tamamlamış, yapacağı bir şey kalmamıştır, bir süre sonra da bu dünyadan ayrılır.

O eserini tamamlamıştır ama Kayıp Zamanın İzinde‘yi okuyanlar bilir; anlatıcı (öyle olduğu edebiyat otoritelerince çok tartışılmış olsa da pekâla büyük ölçüde Marcel Proust’tur) Kayıp Zamanın İzinde’nin son cümlesine noktayı koyduğunda bile hala eserini yazmaya başlayamamış, yazar olma tutkusu çocukluğundan beri süren ama ellili yaşlara gelmiş bir adamdır.

Evet kitabını hala yazamamıştır. Zirâ nasıl okunacak kitapların çoğu henüz okunmadıysa, yazılacak kitapların çoğu da henüz yazılmamıştır.

Ya da sevgili oğlum Nehir Mercel’in dediği gibi “Nasıl ki hayallerinin gerçekleşmesini bekleyen bir çok insan varsa, aynı şekilde kendisini gerçekleştirecek insanı bekleyen bir çok hayal vardır…”

 

Share

“2017 SONBAHARI”NDA YAYIMLANACAK KİTAPLARDAN SEÇMELER…

Henüz 2017 yılının bitmesine aylar var ve öyle görünüyor ki edebiyat dünyasına yeni gerecek pek çok eser sırada bekliyor… İşte bu yıl sona ermeden yayımlanacak roman, öykü, inceleme, biyografi, söyleşi türlerinden bir derleme…

  • Dan Brown‘un yeni romanı “Orijin”, 3 Ekim 2017’de 12 ülkeyle aynı anda Türkiye’de de okurla buluşacak…
  • Doğan Kitap’tan çıkacak Jo Nesbo’nun yeni kitabı ‘Hamam Böcekleri’, dedektif Harry Hole serisinin ikinci kitabı…
  • David Baldacci’nin ‘Amos Decker’ adlı nevi şahsına münhasır dedektif karakterinin maceralarının sürdüğü ve 2016’da yayımlanan ‘Son Düzlük’ 
    (Last Mile) de Doğan Kitap etiketiyle eylülde raflarda olacak…
  • İrlandalı yazar Glenn Meade’in yeni romanı ‘Unquiet Ghosts’ ekimde İthaki Yayınları’ndan çıkıyor…
  • Man Booker finalisti Graeme Macrae Burnet‘den ‘Kan İzlerinin Peşinde’, romanı Monokl Kitap’tan çıkıyor…
  • Dünyaca ünlü İsrailli edebiyatçı Amos Oz’un son romanı ‘Judas’ Doğan Kitap tarafından yayımlanacak…
  •  Ahmet Ümit, Suriyeli göçmenleri de konu alan ‘seri katil’ romanı Everest Yayınları’ndan çıkacak..
  • Mario Levi’nin yeni romanı ‘Yanlış Tercihler Mahallesi’ de Everest Yayınları’ndan eylülde geliyor…
  • Nermin Bezmen tarihi bir aşk öyküsü anlattığı ‘Bir Harp Gelini’ Doğan Kitap’tan çıkıyor…
  • Cemil Kavukçu’nun ‘Yüzünüz Kuşlar Yüzünüz’ kitabı Can Yayınları’ndan…
  • Murat Menteş‘in yeni fantastik macerası April Yayınları’ndan çıkacak…
  • Cevat Çapan’dan yeni şiir kitabı ise Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak olan ‘Son Duraktan Bir Önce’…
  • Ünlü piyanist Fazıl Say‘ın ekimde Doğan Kitap’tan çıkacak olan ‘Dostluk Güncesi’nde hayata, sanata, gündeme dair düşünceleri var…
  • Elif Şafak’ın son dönemde yazdığı güncel yazıları da Doğan Kitap’tan çıkacak ‘Uzaktan Sevmek’te…
  • Haruki Murakami’nin dünyaca ünlü orkestra şefi Seiji Ozawa ile müzik ve hayat üzerine yaptığı sohbetlerden olan kitap (Absolutely on Music: Conversations with Seiji Ozawa) kasımda Doğan Kitap’tan çıkıyor…
  • ‘Orta Dünya’nın kâşifi, fantastik edebiyatın üstadı J.R.R. Tolkien’in, Humphrey Carpenter imzalı biyografisi İş Kültür Yayınları’ndan sonbaharda çıkıyor…
  • Rock müziğin yaşayan efsanesi Bruce Springsteen’in 23 dile çevrilen, çok satan otobiyografisi ‘Born To Run’ ekimde Doğan Kitap’tan çıkıyor…
  • Futbol yıldızı Mesut Özil’in ilk olarak Almanya’da yayımlanan anıları da (Orijinal adı: Die Magie Des Spiels) önümüzdeki ay Doğan Kitap’tan çıkıyor…
  • Ayrıca, Şebnem İşigüzel ve Karin Karakaşlı’dan çocuklara özel öyküler geliyor. Eylülde Çınar’dan çıkacak ‘Uçtu Uçtu’ ve ‘İyi Geceler Luna’ isimli iki kitap da farklı bir formatta olacak…
  • David Mitchell’ın ilk kez 2015’te yayımladığı ‘Slade House’ ekimde Doğan Kitap’tan geliyor…
  • İngiliz edebiyatının güçlü ismi Ian McEwan’ın son romanı ‘Fındık Kabuğu’, 21. yüzyılda geçen bir Hamlet uyarlaması, Yapı Kredi Yayınları’ndan…
  • George Orwell edebiyatının kıymetli parçalarından olan günlüklerden bir örnek, eylülde Sel Yayınları etiketiyle çıkıyor…
  • 2004’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Avusturyalı romancı Elfrieda Jelinek’in 1972’de basılan ‘Micheal’ı, İletişim Yayınları etiketiyle ilk kez Türkçe’de…
  • Bilimkurgunun usta ismi Ursula K. Le Guin’in 2000’de yayımlanan romanı ‘The Telling’, İthaki Yayınları etiketiyle Türkçe’de olacak.
  • Sinemaya da uyarlanan ilk kitabı ‘Marslı’ ile şöhrete kavuşan bilimkurgu yazarı Andy Weir’in son kitabı ‘Artemis’ aralık ayında İthaki Yayınları etkiketiyle Türkçe’de…

Share

ÜNLÜ YAZARLARIN SON İSTEKLERİ…

Geçtiğimiz ay Sabitfikir Dergisi’nde Zeynep Şen tarafından kaleme alınan bir makalede, edebiyatın ünlü isimlerinin son istekleri ile ilgili bir küçük derleme yayımlandı… Söz konusu yazıda özet olarak deniliyor ki; “eserlerinin yok edilmesini istemiş tüm edebiyatçıların eserleri gerçekten yakılmış olsaydı, günümüzde klasik sayılan pek çok eserden mahrum kalacağımız gibi, usta kabul ettiğimiz kimi yazarların adlarını dahi bilemeyecektik…”

İlginç bilgiler içeren bu yazıyı sizlerle paylaşıyoruz…

“Amerika’nın gelmiş geçmiş en önemli tiyatro yazarlarından biri olan Edward Albee, 2016’da hayatını kaybetmişti. Aramızdan ayrıldığında 88 yaşında olan Albee, özellikle Kim Korkar Virginia Woolf’tan? eseriyle biliniyordu. Albee’nin kısa süre önce –temmuz başında– haberlere düşen vasiyetnamesi, eserleri arasında daha önce hiç kimsenin okumadığı ve görmediği, büyük ihtimalle tamamlanmamış oyunlar olabileceği fikrinin doğmasına sebep oldu. Zira Albee’nin vasiyetnamesindeki son isteklerinden biri de yarım kalmış tüm eserlerinin yakılarak yok edilmesiydi. Yazar bu mühim görevi iki yakın arkadaşına, William Katz ve Arnold Toren’e vermiş.

Elbette yalnızca Edward Albee değil, tarihte aslında pek çok yazar eserlerinin yok edilmesini istemişti. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında Albee’nin isteği pek de sıra dışı bir şey değil. Asıl sıra dışı olan, Toren ve Katz’in, Albee’nin son dileğini gerçekten yerine getirecek ve böylece belki de başlı başına birer şaheser olan eserleri yok edecek olmaları. Zira şu ana kadar eserlerinin yok edilmesini istemiş tüm edebiyatçıların eserleri gerçekten yakılmış olsaydı, günümüzde klasik sayılan pek çok eserden mahrum kalacağımız gibi, usta kabul ettiğimiz kimi yazarların adlarını dahi bilemeyecektik. Mesela…

Kafka

1883’te Prag’da doğan Kafka, hiç kuşkusuz, gelmiş geçmiş en önemli edebiyatçılardan biri. Ne var ki Kafka hiç de öyle olduğunu düşünmüyordu. Ona soracak olursanız kendisi çok başarısız, hatta yeteneksiz bir yazardı. Kafka’nın mektuplarına da yansıyan bu özgüven problemi, birkaç hikaye dışında hiçbir eserini bastırmamasına yol açtı. Kafka 1924’te hastalandığında ve öleceğini anladığında, arkadaşı Max Brod’dan son bir dilekte bulundu; hiçbiri okunmaya değer olmayan eserlerinin, kendisi öldükten sonra yakılması. Kafka’nın “okunmaya değer olmayan” şeklinde tanımladığı bu eserler, şimdilerde herkesin “okuması gereken” kitaplar arasında saydığımız Dönüşüm, Şato, Amerika adlı eserleri! Şansımız varmış ki Max Brod, Kafka’nın bu isteğini yerine getirmedi. Metinleri yakmak yerine bir yayınevine ulaştırdı. Böylece bir anlamda, Kafka’nın da edebiyat tarihinde hak ettiği yere gelmesini sağlamış oldu.

Robert Louis Stevenson

Define Adası, Doktor Jekyll ve Bay Hyde gibi kitaplarıyla tanıdığımız Robert Louis Stevenson da eserlerinin yakılmasını istemiş yazarlardan… Ancak Stevenson tüm eserlerinin değil de yalnızca birinin, Doktor Jekyll ve Bay Hyde’ın yakılmasını istemiş. Hatta istemekle kalmamış, bunu bizzat yapmış.

1850 doğumlu Stevenson’ın Doktor Jekyll ve Bay Hyde’ı 1886’da yayımlanmıştı. Ancak bu “ilk” baskı, metnin aslında yeniden yazılmış haliydi. Stevenson romanı yıllar önce ilk olarak eşi Fanny’ye göstermiş. Romanı beğenmeyen Fanny’nin ağır eleştirileri karşısında da tümünü şöminesinde yakmış. Sonrasında yaptığı içine sinmeyen Stevenson, yazı masasının başına geçip, yaklaşık 30 bin kelimelik romanı sil baştan yazmış. Doktor Jekyll ve Bay Hyde yayımlandığında hemen ilgi odağı olmuş ve Stevenson’ın döneminin en önemli yazarlarından biri olmasını sağlamıştı. Fanny’ye gelince… Ne ilginçtir ki o romanın değerini basıldıktan sonra bile görememiştir.

Gogol

Eserlerini bizzat yakan bir diğer yazar da Gogol. Son derece dindar olan Gogol’ü, şaheseri kabul ettiğimiz Ölü Canlar’ı kaleme almaya iten şeylerden biri de böylesi inançlı biri oluşuydu. Gogol aslında Ölü Canlar’ı takiben iki kitap daha yazmak ve böylece bir üçleme oluşturmak niyetindeydi. Ancak ikinci kitabı yazmaya çalışırken takılıp kalınca, bunu Tanrının çalışmasını onaylamaması olarak yorumladı. Şüpheye düşen Gogol, Peder Matvey Konstantinovsky’ye akıl danışmaya gittiğinde, Peder Konstantinovsky ona eserlerinin yeterince iyi olmadığını söyleyip onları yakmaya teşvik etti. Gogol de ne yazık ki bu tavsiyeye uydu. Eserlerini bu şekilde “öldüren” Gogol, ilginçtir, on gün sonra hayata veda etti.

Virgil

Eserinin yakılarak yok edilmesini isteyen en eski yazar, Antik Roma’da yaşamış olan Virgil olsa gerek. Tam adı Publius Vergilius Maro olan ünlü şair, Latin dilinin en değerli eserlerinden biri olan Aeneis destanını kaleme almıştır. M.Ö. 70 yılında dünyaya gelen Virgil, M.Ö. 19’da ölmeden önce bir arkadaşından Aeneis’i yakmasını istemiştir. Rivayete göre bu dilekte bulunmasının sebebi aynı şeyi yapmayı deneyip başaramamasıdır. Söz konusu arkadaşı Virgil’in isteğini yerine getirmek üzereyken İmparator Sezar devreye girmiş; böylece Aeneis, kısmen İmparator’a düzülen övgüler sebebiyle olsa gerek kurtarılmış ve günümüzde dek gelmiştir.

Vladimir Nabokov

Yazarların eserlerinin yok edilmesini istemelerinde bir haklılık payı da oluyor zaman zaman! Bunun herhalde en bilinen örneği Vladimir Nabokov. Özellikle Lolita eseriyle hem edebiyat tarihinin ortasına hem de popüler kültüre yerleşmiş olan Nabokov, 1977de öldüğünde eşi Vera’ya son eseri Laura’nın Aslı’nı yakmasını vasiyet etmişti. Ancak her zamanki gibi Vera bu isteği yerine getirmedi. Kıyamadı belki ama eseri bastırmak da elinden gelmedi! Neticede Laura’nın Aslı, Vera’nın da ölümünden sonra oğulları Dmitri’ye kaldı. Dmitri uzun süre düşündükten sonra, sonunda, 2008’de romanı bastırmaya karar verdi. Yarım kalmış bir roman olan Laura’nın Aslı basıldığında eleştirmenlerce ve okurlarca oldukça olumsuz karşılandı. Çıkan eleştirilerden bazıları, “Keşke Nabokov’un son dileğine uyulsaydı,” şeklindeydi!”…

Share

PRESTİJLİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ MAN BOOKER’IN UZUN LİSTESİ AÇIKLANDI…

Dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Man Booker’ın uzun listesi bugün açıklandı… 1969 yılından beri İngilizce dilinde yazılan ya da İngilizceye çevrilerek Britanya’da yayımlanan kitaplara verilen Man Booker Ödülü, 50 bin sterlin tutarındaki para ödülüyle de dünyada adından en çok bahsettiren edebiyat ödülleri arasında yer alıyor…

Bu yılki seçimler, 150’den fazla eser arasından yapıldı… 2014’te ABD’li yazarların da katılımına açılan Man Booker’ın listesinde bu kez Paul Auster; bir adamın dört eşzamanlı yaşamını anlattığı 4321 romanıyla, George Saunders; Lincoln in the Bardoromanıyla ve Pulitzer ve Amerikan Ulusal Kitap Ödülü sahibi Colson Whitehead; önümüzdeki aylarda Siren Yayınları tarafından Türkçe yayınlanacağı duyurulan The Underground Railroad’la yer alıyor…

Seçici kurulun başkanlığını üstlenen Barones Lola Young, liste hakkında şunları söyledi: “Uzun listeye kalan 13 romanı belirlediğimizde, bu toplamın barındırdığı muazzam enerji, hayal gücü ve çeşitliliğin tam anlamıyla farkında varabildik… Uzun liste, sadece dil ve edebî tarz olarak değil, protagonistlerinin kültürü, yaşı ve cinsiyeti bakımından da geniş bir yelpaze sergiliyor… Buna rağmen, tüm romanlar arasında ortak bir ruh olduğunu bulduk, meseleleri fırtınalı olsa da, güçleri ve vardıkları yer yaşam vericiydi- zamanımız için güçlendiriciydi…”

Altı kitaptan oluşan Man Booker kısa listesi 13 Eylül 2017‘de, ödüle değer görülen kitap ise 17 Ekim’de açıklanacak…

İşte Man Booker 2017 uzun listesi:

  1. 4321, Paul Auster
  2. Days Without End, Sebastian Barry
  3. History of Wolves, Emily Fridlund
  4. Exit West, Mohsin Hamid
  5. Solar Bones, Mike McCormack
  6. Reservoir 13, Jon McGregor
  7. Elmet, Fiona Mozley
  8. The Ministry of Utmost Happiness, Arundhati Roy
  9. Lincoln in the Bardo, George Saunders
  10. Home Fire, Kamila Shamsie
  11. Autumn, Ali Smith
  12. Swing Time, Zadie Smith
  13. The Underground Railroad, Colson Whitehead

Share

SALİNGER’İN YAŞAMI SİNEMAYA TAŞINIYOR…

Yakın dönem Amerikan edebiyatının en ünlü temsilcilerinden J. D. Salinger‘in yaşamı sinemaya uyarlanıyor… Filmin ilk fragmanı geçenlerde yayınlandı… Yönetmenliğini Danny Strong’un yaptığı Rebel in the Rye” 15 Eylül 2017’de gösterime girecek…

Tam adı Jerome David Salinger olan J. D. Salinger, özel yaşamında toplumdan ve insanlardan kaçan bir kişiliğe sahipti… Öyle ki, 2010 yılında hayata veda eden Salinger, son röportajını 1980 yılında vermişti…

Senaryosunu, yönetmen Strong ile “J. D. Salinger: A Life” adlı biyografinin de yazarı olan Kenneth Slawenski birlikte kaleme aldığı filmin başrollerinde ise Zoey Deutch, Nicholas Hoult ve usta oyuncu Kevin Spacey olacak… Filmin ilk fragmanı ise aşağıda:

Share