Category Archives: KİTAP-FİLM-YORUM

PAUL AUSTER’İN “YANILSAMALAR KİTABI” HAKKINDA BİR YORUM…

Yanılsama, illüzyon nedir? TDK sözlüğüne göre, “duyu organlarının aldanması; bir görünüşün gerçek sanılması; bir görünüşü gerçek sandıran duygu ve us yanılması.” Bir bakıma var zannedilen bir şeyin aslında olmaması.

Roman bir soru soruyor: Kimse bizim yaşadığımızı bilmezse, öldüğümüzde yaşananların tek bir tanığı, izi bile kalmazsa yaşamış sayılır mıyız?

Paul Auster kitabında “var olmayı” “olup olmamayı” tartışıyor. Üstelik bunu somut şeylerin varlığı yokluğunun yanı sıra var oluşumuzun tanıklara ne kadar ihtiyaç duyduğunu düşündürerek de yapıyor. Benliğimizin onaylanması için ailemizin, dostlarımızın, kişisel tarihimizin tanıklığına ihtiyacımız var.

Roman, bir akademisyenin, David’in ailesini uçak kazasında kaybetmesinin ardından hayattan kopuşunu ve ardından tutunuşunu anlatıyor. Normal, güzel, iyi bir hayatı olan David asosyal, sinirli, insanlardan kaçan bir adama dönüşmüş.

–Hangisi gerçek?-

“Kanlı, canlı bir hayalettir, insan olmayan bir insandır. Hala dünyada yaşasa da orada artık ona yer bulunmamaktadır. Öldürülmüştür, ama hiç kimse onu öldürme kibarlığını ya da inceliğini göstermemiştir. Silinip gitmiştir dünyadan.” (sf.50)

Bu arada, 1920’lerin bir sinema oyuncusunun filmlerinin peşine düşüyor. Hector Mann. Hector kariyerinin en parlak günlerinde birden bire ortadan kaybolmuş. Nereye gittiğini, ne yaptığını kimse bilmiyor. Romanın ilk cümlesi  “Herkes onu ölü biliyordu.” Ama ölmemişti galiba, peki ne olmuştu?

Önce David’le birlikte şehirden şehre gidip Hector’un unutulan filmlerini seyrediyoruz. Filmlerdeki Hector ne yapacağı belli olmayan, birbirine zıt içgüdülerle ve arzularla dolu bir kişilik. Hem halk çocuğu, hem aristokrat, hem şehvetli, hem koyu bir romantik, yeri gelince de şövalye. –Hangisi gerçek?-Filmler içerisinde özellikle Bay Hiçkimse önemli. Auster patronunun verdiği ilaçla görünmez olan Bay Hiçkimse ile bizi sarsıyor.

Sizi kimse görmüyorsa, duymuyorsa var mısınız? Bu film üzerinden görünmeyen insanın benliğinin çektiği acıları fark ediyoruz. Üzerine bir arabadan sıçrayan çamurlu su beyaz takımına değmiyor bile, var ama yok. Uyuyan kızının başında ona dokunup sevemiyor, uyanıp kimseyi göremezse korkar kızı. Varlığımızın onaylanmamasının acısını hissediyoruz. İlacın etkisinin geçmesiyle karısının onu görebilmesi, emin olamıyor Hector. Bir aynaya ihtiyaç duyuyor. Aynada kendimizi görebilmek önemli. Aynada kendisini görebilirse karabasan bitecek.

Romanda aynanın kullanılış biçimi de dikkat çekiyor. Aynada gördüğümüzü gerçek sanırız. Ya aynalar, eğlence parkındaki komik aynalar gibiyse? Ya bizi yanıltıyorlarsa? Etrafımızdaki insanlar da aynalar gibi bizi bize yansıtır, var oluşumuzu onaylarlar. Onların gözünden kendimizi tanırız, emin oluruz. Ya bu metaforik aynalar kötü ise, ya onlardan yansıyan bir yanılsamaysa?

Kitapta Alma karakterinin iki önemli rolü var. Romanın temposunun Alma’nın ortaya çıkışıyla, özellikle tabanca sahnesiyle hızlanıyor. Alma, Hector’un hayat hikâyesinin tanığı, günlüklerini okuyup Hector’un hayatını yazmış,  taslağı tam altıyüzelli sayfa.  David’in Hector’un filmleri hakkında yazdıklarını okumuş, Hector ve karısını David’i davet etmeye ikna etmiş. David’i de Hector’u görmeye ikna ediyor. Alma’nın diğer önemli özelliği yüzündeki leke. Auster, Alma ile bizi Hawthorne’un Doğum Lekesi isimli öyküsüne taşıyor. Etrafımızdaki insanlardan bize bizin nasıl yansıtıldığına. Hawthorne’un öyküsündeki Georgiana’nın yüzünde de bir doğum lekesi var. Hayatı boyunca bunun utanılacak, çirkin, kötü bir şey olduğunu düşünmemiş. Ta ki evlenene kadar. Kocası “Alymer’le evlenene kadar o lekenin bir kusur olduğunu düşünmez bile. Lekeden nefret etmesini onun kafasına sokan o adamdır, kendinden tiksinmesine neden olur.” Kocası onu yüzündeki lekenin korkunç bir şey olduğuna ikna ediyor. Artık Georgiana kendini kocasının metaforik aynasından görüyor, çok çirkin. Bu lekeden kurtulmak zorunda, bu lekeyle yaşamaya nasıl devam edebilir.

Bu öykünün romanda iki defa hatırlatılması yanılsamaların, mavi taş örneğinde olduğu gibi somut olabileceği gibi, soyut olabileceğini fark ettiriyor. Aynı mesele, kitabın sonuna doğru David’in seyrettiği Hector’un sonradan çektiği film, Martin Frost’ta da tekrar etmiş. Martin ve hayali kahraman Claire arasında geçenlerde.

Romanın kurgusunda anlatan David’den Alma’ya geçtiğinde Hector’un başına gelenler anlatılmaya başlanıyor. Bir cinayete sebep olma, suç ortaklığı ve birbirine eklenmiş üç farklı hayat. Ünlü bir oyuncunun, bir kaçağın ve dünyadan saklanan bir sinemacı ile ressam eşinin hayatı. Hangi Hector gerçek?

Hector, birbirinden farklı kaçak hayatların sonrasında evlenip Mavi Taş çiftliğini kurmuş. Burada hepsi ölümünden sonra yakılmak üzere filmler çekmiş. David bu filmlerden yalnızca birisini seyredebiliyor, Martin Frost’un Gizli Yaşamı. Yazar Martin Frost, hiç bir şey yapmamak, bitki gibi yaşamak için Mavi Taş’a gelmiştir. Felsefe öğrencisi Claire de gelir çiftliğe. Claire’in gözünde Martin çok önemli, çok kıymetli bir yazardır. Martin’in eserlerini okumuştur Claire. Burada Martin’in benliğinin Claire’in aynalarından onaylanmasının mutluluğunu duyumsarız. Filmin içinde iki filozoftan alıntılar okuruz. Berkeley “Şu bellidir ki, duyulara kazınmış çeşitli heyecanlar ve düşünceler, ne kadar birbiriyle karışmış ve birleşmiş olsalar da, kendilerini algılayan bir zihin olmazsa var olamazlar” demiştir örneğin. Kant’dan yapılan alıntıda “Gördüğümüz şeyler, gördüklerimiz değildir… bu yüzden öznemizden ya da duyularımızdan öznel biçimde vaz geçersek, bütün nitelikler, nesnelerin uzamdaki ve zamandaki bütün ilişkileri, adeta uzamın ve zamanın kendisi ortadan kaybolurdu” denilmektedir. Claire filmin sonuna doğru Martin’e gülmeye başlar, sandalyeden düşen, yemeği ağzının kenarından akan beceriksiz bir adama dönüşen Martin, Claire’in gözünde gülünç bir adamdır artık. Aynalar, insanlar, gerçekler ve yanılsamalar.

Mavi taş örneği de dikkat çekici. Mavi taş, kaçak Hector’un bir yolda yürürken gözüne çarpar, harika bir mavidir, ışıkta parlamakta, göz almaktadır. Taşı almak için elini uzatır Hector, bu bir taş değildir, sümüktür. Yanılsamanın ta kendisi. Kitabın son bölümünde Hector’un çiftliğine mavi taş ismini verdiğini görürüz.

Kitabın hemen her bölümünde açık/gizli/sarmal halde yanılsama üzerine düşünceler görüyoruz. Bunların bazıları çok somut, bazıları ise hep aynı sorunun tekrarı. Hector’un günlükleri, çektiği filmler, stüdyo, Alma’nın yazdığı kitap, her şey yanarsa; Alma, karısı, Hector, tanık olan herkes ölürse. Hiçbir tanık, hiçbir iz kalmazsa bu yaşananlar yaşanmış mıdır?.. 

INY…

Share

“GECE HAYVANLARI” (NOCTURNAL ANIMALS) FİLMİ İÇİN BİR YORUM…

Tom Ford’u pek çoğumuz modacı olarak biliyoruz… Gözlükler, aksesuarlar tasarlayan Ford, Nocturnal Animals (Gece Hayvanları) ile ikinci filmini yönetti… Gerilim ve drama türündeki filmin oldukça etkileyici olduğunu baştan söylemek lazım; halen 7,5 olan IMDb puanından fazlasını hak ettiğini de… Bu başarıda; hikayesi, kurgusu, müziklerinin yanı sıra, başrolleri paylaşan Jake Gyllenhaal, Amy Adams ve bu filmdeki rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar’a aday olan Michael Shannon’un basit ama güçlü oyunlarının payını da göz ardı etmemek lazım…   

Gece Hayvanları, Austin Wright’ın ‘Tony and Susan’ isimli romanından sinemaya uyarlanmış, yani sağlam bir edebiyat altyapısı var… Kitabın yayımlanma öyküsü de ilginç… İlk basımı 1993 yılında yapılan kitap, Baskerville Publishers isimli küçük hacimli yayınevi tarafından yayımlanmadan önce, 11  büyük yayımcı tarafından reddedilmiş… Kısa zamanda ünlenen 334 sayfalık roman, halen 13 yabancı dile tercüme edilmiş durumda, ki maalesef Türkçe bu diller arasında yok…

Filmin birden çok katmanı var, bu da öykünün anlatımına zenginlik katıyor… Öncelikle filmin kırık bir aşk hikayesi ve intikam öyküsü anlattığını söyleyelim… Bunu da bir başka roman ile yapıyor, yani öykü içinde öykü… Yaşamın karmaşıklığı açısından bakılacak olursa, arka planda artık klasikleşmiş olan zengin kız, fakir oğlan öyküsünü izliyoruz… Aşağıda detaylarını vereceğim hikaye, bu klişenin varlığına rağmen son derece gerçeğe yakın… O kadar ki izleyicilere “ben olsam ne yapardım” sorusunu sordurduğuna eminim… Sadece filmde aktarılan gerilimli öyküdeki baş karakter açısından değil, Edward ve Susan’ın biten bir evlilikle sonuçlanan aşk hikayesinde de… Bu açıdan bakılınca filmde kısaca, “herkes istediğini yapmakta özgürdür, sonuçlarına katlandığı sürece” gerçeği anlatıldığı görülüyor… Şimdi kısaca filmin anlatımına geçebilirim sanırım:

Edward ve Susan, Teksas’ta bir geçmişleri olan iki kişidir… Geçmişleri, gençlik dönemindeki Edward’ın, çocukluk dönemindeki Susan’ın ağabeyi ile okul arkadaşlığından kaynaklanmaktadır… Susan, zengin bir burjuva ailesine mensuptur… O dönemde aralarında doğal olarak bir şey geçmeyen ikili, yıllar sonra New York’ta geleceklerini şekillendirmeye çalışan iki yetişkin olarak karşılaşır… Susan, sanat tarihi okurken, Edward yazar olma denemeleri yapmaktadır… Birlikte yedikleri yemekte, Susan Edward’ın ilk aşkı olduğunu itiraf eder, Edward de Susan’dan hoşlanır (ancak bir detay olarak) “annesine benzediği” söyler… Bu, Susan’ın görünüşte en son istediği şeydir, ama ne yaparsa yapsın sonunda ona benzediğini anlarız… Evlilik kararı alan ikilinin bu fikri, Susan’ın otoriter annesi tarafından hoş karşılanmaz… Annesi, Susan’ın eninde sonunda mutsuz olacağını, yanlış bir iş yaptığını, çünkü Edward’ın tanıdığı kadarıyla duygusal, zayıf ve gerçekten uzak olduğunu söyler… Susan’ın annesi böylelerini, yani zengin ve başarılı olma ihtimali olmayan erkekleri tercih etmediğini, kızının da aynı kendisi gibi olduğunu düşündüğünü anlarız… Evlilik, 3-4 yıl sonra bozulur… Nedenini tahmin edin: Çünkü Susan, Edward’ı başarısız ve zayıf bulmakta, onun başta kendisine hoş gelen duygusallığını zayıflığının ve ezikliğinin bir göstergesi olduğunu düşünmektedir… Edward, kendisini beğendirmek için iyi romanlar yazmaya çalıştıkça, onun yazma tekniğini beğenmediğini, böyle bir yere varamayacağını söylemekte ve yeteneğini küçümsemektedir… Susan’a göre, kendisi gerçekler dünyasında yaşarken, Edward hayal alemindedir ve oradan geri döneceği de yoktur… Bu sahnede, sanki bir an Susan’ın annesi konuşuyor gibi hissederiz… Susan, gerçekten de annesinin bir kopyası olmuştur…

Susan, hayat görüşlerinin farklı olduğunu, bu şekilde yaşamak istemediğini, kendisini çok mutsuz hissettiğini söyler ve ayrılmak ister… Son derece klasik bir mutsuz kadın portresi çizer… Burada Edward’ın diğer tarafını görürüz: Edward, Susan’a kendisini sevip sevmediğini sorar… Susan sevdiğini söyleyince de seven insanın sevdiğini öylece yüzüstü bırakıp gitmeyeceğini, sorunları düzeltmek için mücadele edeceğini, elindekilerin kıymetini bilmesi gerektiğini söyler… Aslında Susan’a göre duygusallık yapıyordur ama görürüz ki gerçeklik tarafında Edward vardır… Susan, “varoluş vakumu”na kapılmıştır ve ne yapacağını bilmez haldedir, bir an önce eski yaşantısına ve beklentilerine göre bu her bakımdan “fakir” yaşamdan kurtulmalıdır… Bu hikaye size bir şey ifade etti mi bilmiyorum ama “çağdaş” dediğimiz bu dünyada hemen her evde buna benzer tartışmaların yaşandığına emin olabiliriz: Yüksek beklentilerine karşılık bulamayan, mutsuz olan ve tek çarenin mücadele etmek yerine, çekip gitmek olduğunu düşünen bireyler…

Neyse, aradan 20 yıldan fazla bir zaman geçer… Zengin bir yaşantıya kavuşan ve bir kız çocuğu olduğunu anladığımız Susan, bir gün Edward’dan gelen bir zarf alır… Zarfın içinde, Edward’ın Susan’a ithaf ettiği “Gece Hayvanları” isimli bir roman taslağı vardır… “Gece hayvanı”, aynı zamanda Edward’ın geceleri uyumak bilmeyen Susan’a taktığı isimdir… Romanda, karısı ve kızı 3 serseri tarafından gözleri önünde kaçırılan ve tecavüz edilerek öldürülen bir adamın (Edward) intikam hikayesi anlatılmaktadır… Susan romandan çok etkilenir ve gece boyunca okur, okur… Bu arada filmin yan anlatımlarında, Susan’ın kendisini aldattığını bildiği yeni kocasıyla yaşadığı varlıklı hayatta mutsuz olduğunu, yetişkin bir kızları olduğunu ve dahası, Edward ile boşanma aşamasında Susan’ın Edward’ı zaten şimdiki kocasıyla aldattığını (Edward buna şahit olur) ve Edward’dan olan bebeğini kürtaj ettirdiğini öğreniriz… Yani Susan, yaptığı seçimlerle hem Edward’ı hem de onun çocuğunu öldürmüştür… 

Romandan çok etkilenen ve Edward ile yaşadığı günleri özleyen Susan, onunla bir yemekte buluşup konuşmak istediğini bildirir… Bir gün ve saatte anlaştıkları restorana süslenip gelen Susan, Edward’ın gelişini boşuna bekleyecektir… İntikam alınmış, mutsuz Susan’ın yaşamını geri dönemeyeceği şekilde mahvettiği gözler önüne serilmiştir…

Evet, filmin katmanlarını anlatmak gerçekten zorlu bir iş… Bir yanda, Edward ve Susan’ın eski birlikte yaşamları, diğer tarafta yeni ayrı yaşamları ve hepsinin dışında, filme aksiyon kazandıran Edward’ın Susan’a ithaf ettiği roman taslağının izleyiciye birebir yaşatılması… Bu katmanlar birbirinin içine o kadar iyi geçirilmiş ki, yönetmen Tom Ford, gerçekten iyi bir iş başarmış… Ancak, Edward ve Susan’ın ayrılma döneminin yoluna döşenen taşların biraz daha derin anlatılabilirdi diye düşünüyorum… Yani, onları ayıran (ki aslında çok klasikleşmiş şeyler) nedenlerin üzerine biraz daha gidilip, Edward’ın çaresizliği biraz daha vurgulanabilirdi… Kitapta nasıl anlatıldığını bilmiyorum ama, yönetmen bu konuda “zaten bunları herkes biliyordur tekrar etmeye gerek yok” diye düşünmüş gibi… Tabii ki bu eksiklik filmin “iyi bir film” olmasına engel değil…

Filmdeki karakterlerden, Edward’ın romanında (Tony adıyla) ve gerçek yaşamda filme konu olanların arasında geçişkenlik olduğu hemen göze çarpıyor… Edward (Tony) aslında romanda karısı ve kızı kaçırılıp eziyet görürken olanlara dur diyemeyen zayıf koca… Susan ise aslında Edward’ı ve onun doğmamış çocuğunu öldüren “gece hayvanı” ya da olanlara neden olan canilerle temsil ediliyor… Edward’ın sevdiklerini öldüren kişi… Cinayetleri araştıran polis Bobby Andes (Michael Shannon) ise daha farklı bir boyutta… Kanser yüzünden ölmekte olduğunu bilen Bobby Andes, büyük olasılıkla Edward’ın olmaya çalıştığı kişi ya da gölge kişiliği (süperegosu)… Romandaki Edward da öleceğini biliyor ve hatta kendi ölümüne sebep oluyor… Susan’ın gerçek hayatta evliliği sonlandırması ve yaşamından çıkıp gitmesine engel olamadığına benzer şekilde, romanda da karısının ve kızının canice öldürülmesine engel olamıyor ve kendini suçluyor…

Özetlemek gerekirse, Gece Hayvanları bazı anlarda göze çarpan yüzeysel anlatımlarına rağmen gerçekten seyredilmeye değer bir film…

 

Share

“AŞIKLAR ŞEHRİ” (LA LA LAND) FİLMİ İÇİN BİR YORUM…

Daha 2015 yılında 5 dalda Oscar adayı olup, 3 ödül kazanan Whiplash’ten sonra bir müzikalle geri dönen Damian Chazelle‘den muhteşem bir film daha… Sinemanın ve müzik dünyasının büyülü atmosferi daha iyi nasıl anlatılabilirdi?.. 32 yaşındaki yönetmenin hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği film, daha şimdiden Oscar’ın en büyük adayı… Zaten 14 dalda aday olması da bunun en iyi ispatı…

La La Land, Türkiye’de gösterime girdiği adıyla Aşıklar Şehri, kırık bir aşk hikayesinin sinema ve müzik dili ile anlatımı… Başlangıçta ‘Müzikal sevmem’ diyerek bu filmi küçümsediğimi saklamayacağım ama film bittiğinde çoktan büyüsüne kapılmıştım bile… Filmin başından sonuna kadar bir müzik ve dans ziyafeti, mükemmel bir oyunculuk, muhteşem çekim açıları, renkler, mekan kullanımı, bir klişe aşk hikayesinin bu kadar farklı işlenmesi, bir filmden daha ne istenebilir ki…

La La Land, kısaca “LA” diye bilinen Los Angeles kentinde yaşanan bir aşk hikayesini anlatıyor… ABD’nin müzik başkenti olan Hollywood’un hem büyülü, hem de insanı un ufak eden rekabetçi hallerini bir arada görmek mümkün… Sıfırdan başlayıp, kendilerine hayal ettikleri yaşamları kurmaya çalışan iki genç Mia ve Sebastian’ın ilk karşılaşmaları, tekrar tekrar karşılaşmaları, sonunda başlayan aşklarının, hayalleri eşliğinde sürüp gitmesi, bir yıldan fazla bir süre yaşanan birlikteliğin, gençlik hayallerinin çatışması yüzünden kesintiye uğraması… “Kesintiye uğraması” çünkü, Mia ve Sebastian umutsuz bir geleceği gördükleri anda birbirlerini sonsuza kadar seveceklerine söz verirler…

Pek çok sahnede, çekim açıları ve kullanılan renkler o kadar güzel ki, zaman zaman kendini büyülü bir alemde hissediyor insan… Filmin genel olarak gidişatı ve bazı sahneler aslında, başrollerinde Barbra Streisand ve Robert Redford’un oynadığı Siyney Pollack’ın bol Oscar ödüllü 1973 yapımı filmi “The Way We Were”ü ile 2011’de en iyi film Oscar’ı dahil 5 ödül kazanan “The Artist” filminin bir ortalamasını izlediğini düşündürüyor… Ama, öyle de olsa Emma Stone’un ve Ryan Gosling’in oyunculukları ile bambaşka bir havaya bürünüyor… Oyunculukta bu derecelere ulaşmak için önemli bir çabaya ihtiyaç olduğuna hiç şüphe yok… Örneğin, Ryan Gosling’in haftada 6 gün 2 saat piyano dersleri alması, kusursuz dans kareografileri, oyuncuların kendi seslerinden dinlediğimiz şarkılar; bütün bunlar büyük yetenek gerektiren işler…

Ayrıca, Ryan Gosling ve Emma Stone’un birbirlerine çok yakıştıklarını da belirtmek gerekir… Öyle olunca aşk hikayesi de daha fazla anlam kazanıyor… Filmin sonunda gördüğümüz, “eğer öyle olsaydı, nasıl olurdu” hikayesi ise bambaşka bir lezzette… Ve bu hayali paralel yaşamın başlangıcından sonuna kadar giden sahnelerinde “keşke” dememek mümkün değil… Ama yaşam tam da böyle bir şey…

Filmin konusunu, fazla ipucu vermeden özetleyecek olursak: Mia ve Sebastian, kendi hayalleri olan, Los Angeles’te ayakta kalmaya çalışan iki gençtir… Sebastian bir jaz müzisyeni olmak ve kendi jaz kulübünü açmak isterken, Mia’nın hayali iyi bir drama oyuncusu olup, sinemada kariyer yapmaktır… Birbirlerini seven iki genç, kendi yollarında yürürken akla gelmeyen aksilikler ve hayal kırıklıkları yaşarlar… Bu yeni durumlara ayak uydurabilmek için bir yandan hayallerinden vazgeçmeleri, bir yandan da birbirlerini daha az görmeleri gerekecektir… Mia ve Sebastian, gitgide daha da uzayan ayrılıklara katlanamazlar ve hiç beklemedikleri bir anda ayrılırlar… Ayrılıkla sonuçlanan gece yaptıkları konuşmada, Sebastian Mia’nın istekleri doğrultusunda daha iyi kazanmak ve daha kalıcı bir kariyer yapmak için hayallerinden vazgeçtiğini söyler… İki ayrı yolda yürümeye başlayan çift, bu olaydan 5 yıl kadar sonra filmin sonunda tekrar bir araya gelirler ama her şey değişmiştir…

Aşıklar Şehri, bu yıl yapılan 74. Altın Küre ödüllerinde 7 ödül kazanarak, bu alanda bir rekor kırdı… Aynı zamanda, aday gösterildiği her kategoride de ödül kazanmış oldu… Bu yıl Şubat ayında dağıtılacak olan Oscar ödüllerinde de 14 dalda aday olarak, Titanic ve All About Eve filmlerinin rekoruna ortak oldu… Ayrıca, filmin IMDb puanının 8,6 olduğunu ve müzikal türünde IMDB listesinde en üst basamakta yer aldığını da belirteyim… 

Filmin, bir müzikal ve hatta bir jaz filmi gibi görünmesi bu türleri sevmeyenlerin canını sıkmasın… Bunlar, filmin hikayesi ve gidişatıyla o kadar güzel harmanlanmış ki, büyülenmiş gibi seyretmeye devam edebilir insan… Hatta, müzikalleri ve hatta jazı daha çok tanıyıp sevebilir… Çünkü Damien Chazelle, yani yönetmenin kendisi de bir röportajda “müzikallerde bir anda şarkı söylemeye başlayan tiplerden önceleri nefret ettiğini ama sonraları bunu avangart bir gelenek olarak kutsadığını” belirtmişti… Ayrıca, jazın tarihi ve anlamı hakkında yeni şeyler öğrenmek isteyenler için de önerilebilir…

Sonuç olarak, seyirciyi başka bir dünyaya götüren bu filmi kaçırmayın derim… En azından, muazzam bir oyunculuk sergileyen Emma Stone ve Ryan Gosling’e bir saygı gösterisi olarak ve hem de en iyi özgün film müziği ödülünü almasına kesin gözüyle bakılan filmin, Justin Hurwitz tarafından bestelenen muhteşem kayıtlarını güzel görüntüler eşliğinde dinlemek için…

 
Share

ARRIVAL (GELİŞ) FİLMİ İÇİN BİR YORUM…

İlginç bir filmle karşı karşıyayız… 1967 doğumlu Kanadalı yönetmen Dennis Villeneuve’ün Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli kısa romanından uyarlanmış olan bu bilim-kurgu filmi, uzay temalı filmlere başka bir bakış açısı getiriyor… Filmde klişeler olmakla birlikte, içerdiği alt hikaye ile dikkatle izlenmesi gereken bir film niteliğinde… Arrival, aslında bir uzaylı filminin ötesinde insanlığı anlatan bir film… İki saate yakın bir süreye sığdırılmaya çalışılması filme zarar vermiş denilebilir… Uzaylılar bu kez karşımıza 7 bacaklı ahtapota benzeyen yaratıklar olarak çıkıyor ve nihayetinde insanlardan yardım almak üzere dünyaya geldikleri anlaşılıyor, hem de 3000 yıl sonra gerekecek bir yardım… Bunun için de insanlarla şimdiden iletişime geçmeleri ve onlara dertlerini anlatmaları gerekiyor… Bu yüzden karşılıklı dil değişimi yapılmasına ihtiyaç var… 

Kısaca konuya değinecek olursak: 12 uzay gemisi dünyanın çeşitli yerlerine gelip öylece havada asılı durunca, bütün dünyada bir panik havası esmeye başlar… Bunların niyetlerinin bir an önce öğrenilmesi gerekir… Bunun için, bilim adamı  Ian Donnelly (Jeremy Renner) ve dil bilimci Louise Banks (Amy Adams) görev gücüne dahil edilir… Louise’in görevi bu yaratıkların dilini öğrenip, onlara da insanların dilini öğretmektir… Ancak, bu yaratıklar sadece kendilerine has şekillerle iletişim kurmaktadır… Louise, sonunda bu dili anlamaya başlar… Bu arada, filmin alt hikayesinde Louis’in özel yaşamını görürüz… Louise, her ne kadar o anda bekar olsa da yakın geçmişte kanser olan küçük kızını kaybetmiştir… Bunun acısını ve anısını hala yaşamaktadır… Yaratıklarla iletişime geçmeyi başaran Louise, bir yandan bu güç görevle bir yandan da kızının kendisini bırakmayan anılarıyla bir arada baş etmeye çalışır… arrival-film-posteri

Film hakkında daha fazla detay vermeden, yorumla geçmek istiyorum… Film, ilginç ve diğer uzaylı filmlerinden pek çok yönden değişik… Filmde, alışılageldik gerilim teması yerine daha barışçıl ve silahsız bir mücadeleye tanık oluyoruz… Bu, insanlığın kendi içerisinde ve uzaylılarla iletişim mücadelesi… Ve, işin ilginç tarafı esas mücadelenin insanlığın kendi içinde yaşanan mücadele olduğu ortaya çıkıyor… Şöyle ki, dünyanın çeşitli yerlerine konuşlanan uzay gemileri yüzünden Ruslar, Çinliler, Avustralyalılar, Amerikalılar, Sudanlılar, Pakistanlılar’ın ortak bir iletişim yöntemi bulmaları gerekiyor… Önceleri bu gereklilik göz ardı edilirken, yaratıklardan sorunsuz bir şekilde kurtulmak için bunun zorunlu olduğu herkes tarafından anlaşılıyor… Ne yazık ki, bu gerçek filmin sonuna sıkıştırılmış durumda… Biraz daha vurucu şekilde işlenebilirdi… 

Filmin bir diğer felsefi boyutu da zaman kavramıyla ilgili… Filmde zamanın uzaylılar için doğrusal olmadığını görüyoruz… Dünyaya gelmeleri de, Louis’in ölmüş kızının anılarının devamlı olarak canlanması da bu yüzden… Aslında zaman bir döngü içerisinde ve gelecek ve geçmiş iç içe yaşanıyor… Şöyle ki, Louise, aslında geleceğini gördüğü bir geçmişi yaşıyor… Yani, kötü şeyler olacağını bilmesine rağmen, yaşamına ve kaderine razı olarak yaşamına devam ediyor… Şu anki zaman kavrayışımızla örtüşmeyen bu durum doğal olarak bizlere garip ve yanlış geliyor… Louis’in filmin sonlarında, gelecekte evlenip çocuğunu doğuracağı Ian’ın kulağına fısıldadığı cümle aslında durumu özetliyor… Tam olmasa da şöyle bir şey: “Seni üzecek bir şeyin olacağını bilmene rağmen, bugünkü mutluluğunu sürdürmeyi dener miydin?..”

Filmde kullanılan uzaylı işaret dilinin Montreal’li sanatçı Martine Bertrand tarafından oluşturulduğunu belirterek, sanatçının hakkını teslim edelim…

Sonuç olarak, Arrival seyredilmeye değer bir film… 

Arrival filmi, 11 Kasım 2016’da Türkiye’de gösterime girdi… 1 saat 56 dakikalık filmin IMDb Puanı ise 8,3… Filme esin kaynağı olan, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli romanı ise yıl içinde İhsan Tatari çevirisiyle Türkçe olarak yayımlandı… Monokl Yayınları’ndan çıkan kitap 288 sayfa ve satış fiyatı 20 TL…

Share

ÇİNLİ YAZAR YU HUA’NIN “YAŞAMAK” KİTABI İÇİN BİR YORUM…

Daha önceki bir yazıda tanıtmaya çalıştığım “Yaşamak” isimli kitabı okuma fırsatı buldum… Öncelikle, kolay okunan bir kitap olduğunu belirtmeliyim… Kitabı iki ya da üç seferde ve sadece saatler içinde bitirdim… Cümleler kısa, sarsıcı ve beklenmedik anlarda vurucu… Bu da romanı sıkılmadan okunur kılıyor…  

1960 doğumlu Çinli diş hekimi-yazar Yu Hua’nın başyapıtı “Yaşamak” (orijinal ismi “Huo Zhe; İngilizce’ye To Live” olarak çevrilmiş) geçtiğimiz aylarda Çince aslından Türkçeye çevrilerek yayımlandı… Bahar Kılıç çevirisiyle (çok iyi bir çeviri olduğunu belirtmeliyim, en ufak bir ifade ya da yazım hatası da yoktu) Jaguar Kitap tarafından yayımlanan kitap, 201 sayfa ve satış fiyatı da 20 TL

yasamak yu huaKitabın konusu, tanıtım bülteninden özetlenecek olursa şöyle: Romanın baş kahramanı Fugui, aile servetini gençlik günlerinde yeyip bitirmiştir…. Uzun bir hayat yaşayan Fugui, yıllar sonra yaşlı öküzüyle tarlasını sürerken tanıştığı bir yabancıya hayatından söz etmeye başlar… Fugui’nin yaşam öyküsü aslında şımarık bir gencin başından geçenlerden çok, kendisiyle birlikte altı insanın hayatını, kaderin sürprizlerini, yaşamın acılarını ve sevinçlerini anlatmaktadır… Fugui, varlıklı bir toprak ağasının şımartılmış oğlundan, zaman içinde onurlu ve yumuşak kalpli bir köylüye dönüşmüştür… Bu süreçte arka planda, uzun yıllar süren Çin iç savaşı ve kültür devrimi yaşanmaktadır…

1990’ların sonunda yayımlandığında Çin’de yasaklanan kitap, zaman içinde bir modern klasiğe dönüştü… Yazar Yu Hua, bugüne dek 4 roman, 6 hikaye koleksiyonu ve 3 deneme koleksiyonu yayımladı… Bugüne dek 5 roman kaleme alan yazarın en önemli eserleri; “Yaşamak” ve “Chronicle of a Blood Merchant” (Bir Kan Tüccarının Günlüğü)… Yazarın halen Türkçeye çevrilen tek romanı Yaşamak, diğeri ise çeviri aşamasında… Yu Hua, aynı zamanda ilk James Joyce Ödülü kazanan (2002) Çinli yazar… Ve dahası, sinemaya da uyarlanan Yaşamak romanı 1994 yılında Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanırken, filmin oyuncusu You Ge da en iyi aktör ödülünü kazandı… Ancak film, romandan uzaklaştığı ve tam olarak öyküyü yansıtmadığı gerekçeleriyle eleştirilere maruz kaldı… Bazen, romanı okurun hayalinde canlandırdığı şekliyle bırakmak en iyisi oluyor… Yine de merak edenler için, 2 saat 13 dakikalık filmin tamamının internette İngilizce altyazılı olarak bulunabildiği ve IMDb paunının 8,3 olduğu bilgisini vereyim…

Gelelim romanla ilgili yazılabileceklere: Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, çoğu okur gibi benim için de yaşamla ilgili hikayeler her zaman ilgi çekici olmuştur… Bir önceki yazıda; “O açıdan umarım, bu kitap hayal kırıklığı yaratmaz… Kitap hakkındaki eleştiriler genellikle olumlu…” diye yazmışım… Bu açıdan, romanda beklentilerimin üzerinde bir kalite seviyesi yakalamak çok sevindirici oldu… Türkçe’de bilmediğimiz yeni bir romancı bulmak da öyle… Bunda, çevirmenin de payı da çok büyük…   

Roman, anlatıcı ve baş karakter Fugui’nin tanışması ve sohbet etmesiyle başlıyor… Anlatıcı, Çin kırsalını gezip yaşam öyküleri toplayan bir yazar… Fugui ise sıradan bir köylü… Ancak, okudukça anlıyoruz ki Çinli köylü Fugui’nin hikayesi gerçekten çok etkileyici ve pek çok yaşam dersini de içinde barındırıyor… Toprak sahibi ve saygın bir ailnin çocuğu olarak dünyaya gelen Fugui, şehirli ve zengin bir pirinç deposu sahibinin kızı Jiazhen ile evleniyor… Fugui, hovarda bir karakter ve kendini bilmediği gençlik döneminde kendini kumar alışkanlığına kaptırıyor… Kızları Fengxia’nın doğumu bile Fugui’yi şehirdeki genelevden ve kumarhaneden vazgeçiremiyor… Karısı ikinci çocuğu Youging’e hamileyken altmış beş dönümden fazla olan aile arazilerini kumarda kaybediyor ve ailenin tüm yaşamı o andan itibaren sonsuza kadar değişiyor… Kendi arazisinde sıradan bir köylü gibi çalışmak zorunda kalan Fugui, bu gelişmelere dayanamayan babasını ve annesini kısa zamanda kaybediyor… Aile mefhumunu anlamaya başlayan Fugui, kendisi ve ailesini ayakta tutmak için var gücüyle çalışıyor… Yaşadıkları inanılmaz ve katlanması güç zorluklara göğüs gererken, bir yandan da Japon saldırıları ile boğuşan Çin ordusunda istemeden askere alınıyor… Ailesinden yıllarca uzakta kalan Fugui, sonunda evine dönüyor… Bir taraftan da Çin Komünist rejiminin baskıları ve hızla değişen yaşam koşullarına ayak uydurmaya çalışıyor… Romanın anlatımını burada kesip, hikayenin geri kalanını okuyucuya bırakmak en doğrusu…

Romanda, aile birliğini ayakta tutan figürün en güzel örneği, Fugui’nin aslında zengin bir şehirli kızı olan karısı Jiazhen… Her türlü güçlüğe ve acıya boyun eğmeden göğüs geren Jiazhen’in gerçek olduğuna inanmak zor… Her şeye rağmen eşinin yanında duran bir kadının nasıl bir fark yarattığını görmek, her ne kadar inanması zor olsa da, okura yaşama tutunması için güç veriyor… Başlangıçta işe yaramaz bir karakter olarak tanımlanan Fugui’nin, zaman içinde vicdanının sesini dinleyip, sadece kendisi ve ailesi için değil, çevresindeki tüm insanlar için örnek bir insan olmaya gayret etmesi de iyilik ve insanlık için umudun asla tükenmeyeceğini göstermesi açısından çok naif ve sevimli…

Yu Hua

Yu Hua

Romanda en dikkat çeken öge, Fugui’nin hikayesini anlatırken pek çok kez kullandığı “ondan sonra bunun olacağını kim bilebilirdi ki” ifadesi… Bu ifade romanda bir çok kez geçiyor ve yaşamın aslında ne kadar beklenmedik gelişmelere açık olduğunu okura devamlı olarak hatırlatıyor… Elden bir şey gelmeyen olayları kabulleniş, düzeltilebilecek zorluklara ise çözüm arayışı hiç bitmiyor; aynı yaşamın kendisi gibi… Ölüm ve yaşam öylesine birbirine geçişli, öylesine içiçe ki, ikisi de bir diğerini içinde barındırıyor… Romanda yaşamın, aslında bitmeyen bir mücadele olduğu, sıradan insanların bile bu mücadeleyi sürdürmek için neler yapabilecekleri, tevekkülün, sabrın ve iyi niyetin bir insanı ve aileyi nasıl ayakta tutacağı gösteriliyor… Hikaye, bir yandan da insana, kendi yaşadıklarının aslında misliyle başkalarının da başına gelebileceğini ve geldiğini göstermesi açısından yaşama direnci veriyor… Fugui, hikayenin sonlarına doğru yaşama dair felsefesini şöyle anlatıyor: “Sıradan bir yaşam bile güzeldir, çaba gösterilirse ve mücadele edilirse güzel olabilir…” Kurduğu bir cümle içerisinde artık yaşlı bir adam olan Fugui’nin düzgün bir yaşama dair şu dört temel kurala eriştiğini anlarız:Yanlış söz söyleme, yanlış yatakta yatma, yanlış eşikten geçme ve yanlış cebinden para çıkartma“… Bu güzel önerilerin yorumunu okuyucuya bırakıyorum…

Asıl mesleği olan diş hekimliğini bırakıp kendini yazmaya adayan Yu Hua’nın ilk kitabı olan Yaşamak, her ne kadar yaşamı kolaylaştıran bazı uygulamaları övse de, Komünist rejimin kırsal kesimdeki yanlış uygulamalarını ve halk üzerinde bıraktığı kötü etkileri arka planda anlattığı için yayımlandıktan hemen sonra Çin’de yasaklanmış…

Kısacası ve özet olarak, bu güzel romanı, her günü acılarla dolu olan bu dünyada bir ışık ve çıkış arayan okurlara şiddetle öneririm… Umut tükenmez ve yaşam aslında sıradandır… Bunu nasıl anlayıp, anlamlandırabileceği ise insana kalmıştır… Her birey, etrafındaki insanlar için lanetli bir tehdit oluşturmamak ve insan gibi insan olmak için mücadeleye devam etmelidir… Gerisi ise bizim dışımızdadır…

Share

ÖLÜ ADAM (DEAD MAN) FİLMİNİN KONUSU VE YORUMU…

ÖLÜ ADAM (DEAD MAN) 

Gösterim yılı: 1995

Süresi: 2 saat 1 dak.

Yönetmen: Jim Jarmush. 1953 Ohio doğumlu. Kariyerinde 21 film var. Bağımsız filmleriyle tanınıyor. Pek toplum içine çıkmıyor. Gizem Treni, Dawn By Law, Kırık Çiçekler gibi filmleri var.

Oyuncular: Johnny Depp, Gary Farmer

  • Johnny Depp: 1963 Kentuck doğumlu. 2003 yılında Karayip Korsanları, 2004’de Finding Neverland ve 2007’de Sweeny Todd filminde en iyi aktör Oscar’ına aday gösterildi. Sorunlu bir çocukluk ve gençlik yaşadı. 15 yaşında okuldan ayrıldı ve bir müzik topluluğunda gitar çalmaya başladı. 85 filmde aktör ve seslendirmeci olarak rol aldı. Edward Makas Eller, Alice Harikalar Diyarında, Çikolata Fabrikası, Çikolata, Hayalet Süvari, Ed Wood, 9. Kapı ve Karayip Korsanları serisi gibi filmleri de önemli. Sherilyn Fenn, Jennifer Grey, Winona Ryder ve Kate Moss gibi ünlülerle nişanlandı. Lori Anne Allison ve Amber Heard ile evlendi. Ayrıca, 14 yıl birlikte olduğu Vanessa Paradis’ten 2 çocuğu var. 1,78 boyunda.
  • Gary Farmer: 1953 Kanada doğumlu. Amerikan yerlisi. Pek çok sinema ve TV filminde yan rollerde oynadı. 1,89 boyunda.

dead-man-nobody-blakeFilmin iMDb puanı: 7,7

Bütçesi ve kazancı: Bütçesi 9 milyon dolar. Kazancı 2 milyon dolar kadar.

Film hakkında bilgiler:

  •  Filmin senaryosu da Jim Jarmush’a ait.
  • Oregon, Arizona, Nevada, Los Angeles gibi yerlerde çekildi.
  • Drama, fantezi, western türünde.
  • Robert Mitchum’un son sinema filmi.
  • Filmin müzikleri Neil Young’a ait. Çoğu da filmi bir yandan seyrederken doğaçlama yaptığı kayıtlar.
  • Film, kült filmler arasında gösteriliyor.
  • Çok güzel tabiat görüntüleri eşliğinde bir adamın yavaşça ve huzur içinde ölüme hazırlanması anlatılıyor.
  • Hikaye 19 uncu yüzyılın ikinci yarısında geçiyor.
  • Film siyah-beyaz çekilmiş. Bunun, baş karakter William Blake’in yalnızlığını ve kimsesizliğini ve aynı zamanda da alışık olmadığı western doğasına aykırılığını anlattığı belirtiliyor.

dead-man-yatakKonusu ve Yorumu: Ohio’lu muhasebeci William Blake (Johnny Depp), uzun bir tren yolculuğundan sonra, hiç de alışık olmadığı bir western kasabası olan Machine’de işe kabul edildiği haberini bir mektupla öğrendiği bir metal işleri şirketine gelir… Ancak, mektup geç geldiğinden Blake’in yerine bir muhasebeci bulunmuştur… Blake’in şirket sahibi sert mizaçlı John Dickinson (Robert Mitchum) ile yüzyüze görüşmesi de sonuç vermez… Blake’in eve dönüş parası bile yoktur… Küçük ve berbat görünümlü kasabada dolaşırken, eskiden fahişelik yapan çiçekçi kız Tehl (Mili Avital) ile tanışır… Onun evine giderler ve birlikte olurlar… Ancak o sırada eve gelen kızın eski sevgilisi Tehl’i öldürür; açılan ateşte Blake de kalbinin üzerinden yaralanır ama adamı öldürmeyi başarır… Ne var ki genç adam, şirket sahibi Dickinson’un oğludur… Blake kaçar, Dickinson’un adamları peşine düşer… Blake’i kaçtığı tabiatın içinde bir kızılderili olan Nobody bulur ve onu tedavi etmek ister ama kurşunu çıkartamaz… Blake’in öleceğini anlayan Nobody, onu sonsuz yolculuğuna huzur içinde uğurlamak için özel bir yere götürmeye çalışır… İkili, bu arada Blake’in peşine düşen kelle avcıları ve kanun adamlarını da bir bir avlar… Sonunda geldikleri su kenarındaki kızlıderili köyünde Nobody, Blake’i bir kanoya koyar ve denize yolcu eder… Ama, kendisi de bu sırada son bir kelle avcısı tarafından öldürülmekten kaçamaz… Film, Blake’in son kez gökyüzüne bakmasıyla sona erer…dead-man-geyik-yavrusu

Her şeyden önce filmin bir Jim Jarmush filmi olduğu unutulmamalıdır… Filmde semboller, hayaller çokça görülmekte, gerçekle düş birbirine karışmaktadır… Filmin en aklı başında karakteri, beyazlar tarafından küçük yaşta kaçırıldıktan sonra okullara devam ederek eğitilen bir kızılderili olan Nobody’dir… Nobody, beyaz eğitim sisteminden geçtiği için pek çok konuda bilgi sahibidir, öte yandan kızılderili içgüdüsü ve yaşam deneyimi de vardır… Olaylara farklı açıdan bakabilen Nobody, Blake’i beyazların yanında varlığından haberdar olduğu ünlü şair ve ressam William Blake zanneder… Diğer yandan da Blake, Nobody’nin gözünde çoktan ölmüş bir adamdır… Hatta filmin bir yerinde bunu kendisine söyleyince, Blake kendisinin ölü olmadığını hatırlatır…

Film boyunca, yaşam ve ölüm o kadar içiçe geçmiştir ki, yaşayanların aslında birer ölü olduğunu hissedersiniz… Ahlakın, insanlığın, yamyamlığın ve kanunsuzluk yüzünden her an öldürülme riskinin içinde insanlar zaten birer ölüden farksızdır… Kızılderili Nobody’nin arkadaşına olan görevi, insanlığın hala var olduğunu gösterir… İnsanlık ve gerçek yaşam, muhteşem görüntülerini de izlediğimiz tabiattadır… Öyle ki sonunda yaralansa bile Blake’in, ilk gittiği işyerinde işe kabul edilmemesiyle, aslında insanlık dışı yaşam koşullarından kurtulduğunu düşünür insan… Ne var ki, Blake için yaşam sona ermiştir… Artık, dünyanın halleri onu ilgilendirmemektedir… Bunun farkına olmayan Blake, Nobody’nin yardımıyla bunu fark etmeye ve ölümün hiç de korkulacak bir şey olmadığını düşünmeye başlar…

Ünlü yıldız Johnny Depp’in filmdeki performansı izlenmeye değer… 1995’de Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday olan film, pek çok bakımdan bağımsız sinemacılığın bir örneğidir… Sıkıcı olmasına hiç gerek yokken, 2 saatlik süreyi biraz geçen film biraz daha kısalabilirdi diye düşünmeden edemiyor insan… 

Share

STEINBECK’İN ÜNLÜ ROMANI “MUTSUZLUĞUMUZUN KIŞI” İÇİN BİR YORUM…

Orijinal adı “The Winter of Our Discontent” olan “Mutsuzluğumuzun Kışı” ünlü yazar John Steinbeck‘in son romanı… 1961 yılında yayımlandığında Steinbeck yaklaışık olarak 60 yaşlarındaydı… Kariyerinde 16 roman bulunan ve 1968 yılında ölen yazar, bu son romanı yayımlandıktan 1 yıl sonra, 1962’de Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü… Bugüne kadar 15 milyon adet satılan roman, kapitalizmin karşısında insanın çaresizliğini anlatır…

New York’un zengin şehirlerinden Long Island’da geçen roman, bu çaresizliği bir zamanlar zengin aileler arasında sayılan Hawley ailesinin bir ferdi olan Ethan ve onun ailesi üzerinden anlatır… Hawley’in babasından kalan mallar tükendiğinde, elinde kalan tek gayrimenkul olan büyük evde kalan aile, Ethan, karısı Mary ve ergenliğin eşiğinde olan biri kız, biri oğlan iki çocuktan müteşekkildir… Ethan, bir zamanlar kendisine ait olan bakkal dükkanını, sonradan Amerika’ya gelen ve burada zengin olan Marullo adlı bir İtalyan’a satmak ve aynı dükkanda tezgahtar olarak yaşamına devam etmek zorunda kalmıştır… Olaylar geliştikçe, Hawley ailesinin üyeleri, başta karısı Mary ve oğlu Allen olmak üzere Ethan’ın bir şekilde zengin olmasını istedikleri ortaya çıkar… Kimisi bunu, karısı gibi dolaylı olarak, kimisi de oğlu Allen gibi açıktan açığa söyler… Babanın aile içindeki durumu, giderek daha zorlaşır… Ethan, zengin olmak istemektedir ama kapitalist düzenin içinde kendisine bir yer edinememektedir… Bir savaş gazisi ve geçmişi olan bir aileye mensup olduğundan, başkaları gibi davranmakta güçlük çeker… Çevresinde iyi ve dürüst bir insan olarak tanınmakta ve aile geçmişinden dolayı itibar görmektedir… Aynı zamanda karısının da arkadaşı olan hafifmeşrep Margie Young-Hunt, Ethan’ı rahat bırakmaz… Bir yandan da, zengin adamlarla düşüp kalkan Margie, daha rahat bir hayata kavuşmalarının şart olduğunu söyleyerek Mary’nin aklını çelmektedir… Karısının bankadaki beşbin dolarını çeşitli şekillerde kullanması için banka sahibinin telkinleri vardır… Ancak Ethan, bu paranın karısına ait bir güvence olduğunu söyleyerek buna karşı çıkar… Ethan bu koşullar altında, sahibi eski bir aile dostu olan kasabadaki bankayı soymak dahil, her yolu düşünmeye başlar… Plan yapar ancak, kendisinden kaynaklanmayan nedenlerle hayata geçiremez… Bir yandan da eski çocukluk arkadaşı alkolik Danny’nin durumuna üzülmektedir… Danny, planlanan tren yolunun üzerinden geçecek arazinin sahibidir ve bunu hiçbir şekilde satmak istememektedir… Danny’nin tek istediği içmektir… Ethan, karısının parasından bir kısmını çekerek, alkol tedavisini karşılaması için Danny’ye verir… Danny, ertesi gün Ethan’ın çalıştığı dükkanın kapısının altından bir kağıt atar… Kağıt, değerli arazinin tapusudur ve Ethan’a verilmiştir… Ethan, Danny’yi bulur ancak Danny’yi boş viski şişeleri arasında ölü bulur… Bu arada, Ethan’ın patronu olan yaşlı İtalyan’ın Amerika’ya kaçak girdiği anlaşılır ve sınırdışı edilmesine karar verilir… İtalyan, dükkanı üçbin dolar gibi az bir değerle Ethan’a satar… Ethan, artık zenginlik yolundadır… Bir dükkan ve değerli bir arazinin de sahibidir… Belediye başkanlığı için teklif alır… Karısı Mary çok mutludur… Ancak Ethan içten içe mutsuzdur… Kasabanın zengin avcısı Margie, Ethan’ı evine götürür, ancak Ethan onu reddeder… Namusundan ve ekdürüstlüğünden taviz vermeyecektir… Ancak, esas darbe aile içinden gelir… Oğlu Allen, Amerika çağında bir makale yarışmasında ilk beşe girer… Allen’in yazdığı makalenin, daha önce yazılmış ünlü konuşma metinlerinden ve makalelerden alıntılarla dolu olduğu ortaya çıkar… Allen, herkesin aynı şeyi yaptığını, bunu bir hırsızlık olarak görmediğini söyler… Ethan, bu durum karşısında tüm umutlarını yitirir… Evden birkaç jilet alarak deniz kıyısına gider ve kendisini sulara bırakır… İntihar edecektir… Ancak, küçük kızını düşünerek bunu yapmaktan son anda vazgeçer… Evden aldığı, bir zamanlar halası tarafından kendisine verilen “tılsımlı taşı” yeni sahibine, küçük kızına vermesi gerekmektedir… Roman böyle sona erer…steinbeck

Anlarız ki Ethan, yaşamaya ve mücadele etmeye devam edecektir… Romanda, insanın temel değer yargılarının, paranın gücü karşısından nasıl bir sınavdan geçtiğini anlatır… İnsanın en yakınındakiler dahi bu güç karşısında boyun eğmektedir… Paranın varlığı, diğer insanlar arasında devam etmek varoluşsal bir önem kazanmaktadır… Bunun karşısında en namuslu insanlar bile zaman zaman zorlanmakta ve mücadele etmek yerine değerlerinden uzaklaşabilmektedir…

Sosyalist bir yazar olarak bilinen Steinbeck, romanda, Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga gibi diğer pek çok romanından olduğu gibi kapitalizmin yıkıcı varlığından bahsetmiştir ve bunu göstermeye çalışmıştır… Kendisi de İkinci Dünya Savaşı yıllarını yaşamış, Büyük Yıkım’a şahit olmuştur… 1930’ların sonundaki Büyük Yıkım’da karısıyla birlikte kendi yetiştirdikleri ürünleri yiyerek hayatta kalmış, hatta hırsızlık bile yapmıştır… Bu yaşam deneyimlerinin hepsi, Steinbeck’in bütün romanlarında görülür… Ancak, Steinbeck’in romanlarında büyük bir depresyon karşısında bile insanda büyük bir umut ve mizah vardır… Bu kaybolmaz, dahası bunu kaybetmemek gerekir… Çocukça bir neşe ve ümitleri gerçekleştirmek için çalışmanın gerekli olduğu, Steinbek’in romanlarındaki ortak paydadır… Bu romanda da Steinbeck’in gizliden gizliye ortaya çıkardığı asıl ve insani karakter, saflığı ve güvenirliği temsil eden küçük kızı Ellen’dir… Gelecekte insanlık onun gibiler sayesinde ayakta kalacaktır… Okumanızı tavsiye ederim…

Son olarak “Kaygılarımızın Kışı” olarak çevrilen 344 sayfalık bu güzel roman halen Sel Yayıncılık tarafından 18 TL’lik fiyatla satışta… Benim kütüphanemdeki nüsha ise Bilgi Yayınevi tarafından 1984’de “Mutsuzluğumuzun Kışı” adıyla basılmış olan 291 sayfalık kopya… Son olarak, eserin 1983’de TV filmi olarak uyarlandığını belirtelim… Başrollerinde Donald Sutherland (Ethan), Teri Garr (Mary) ve Tuesday Weld (Margie Young-Hunt)’in canlandırdığı 1 saat 45 dakikalık eserin IMDb Puanı 7,2… Aşağıda, filmin uzunca bir fragmanını bulabilirsiniz…

Share

KARANLIK SULAR (THE SHALLOWS) FİLMİ İÇİN YORUM…

“Bir köpekbalığı birine kafayı takarsa sonuçta neler olur?” diye merak ediyorsanız bu film sizin için biçilmiş kaftan… “The Shallows”, Spielberg’in 1975 yapımı ünlü Jaws filminden bu yana köpekbalıklarının saldığı korkuyu besleyecek bir film daha…

Geçtiğimiz haftalarda gösterime giren filmin tanıtımını daha önce yapmıştık… Filmin yönetmenliğini korku, aksiyon ve gerilim filmleri ile tanınan İspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra yapmış… Yönetmenin Kimliksiz, Mumya Evi, Gece Takibi gibi filmleri var… Filmin oyuncu kadrosundan bahsetmek ne kadar gerekli bilmem, çünkü Blake Lively’den başkasını hatırlamak pek mümkün değil… Çünkü, bütün hikaye Meksika’da bir sahilde ve denizde geçiyor ve Blake Lively‘nin görünmediği bir sahne yok gibi… Blake Lively popüler TV serisi Gossip Girl, Oliver Stone yapımı Vahşiler ve yakın dönemde gösterime giren Woody Allen yönetmenliğindeki Café Society’de rol almıştı… 2012’den beri, bir sinema yıldızı olan Ryan Reynolds ile evli olan 1,78 cm boyundaki Lively’nin bir çocuğu var…The-Shallows-blake livelyFilmin konusu kısaca şöyle: Amerikalı genç tıp öğrencisi Nancy, yakın zaman önce kanserden ölen annesinin daha önce uğrayıp beğendiği Meksika’daki bir sahile tek başına sörf yapmak için gelir… Okyanusta sörf yapan iki genç daha vardır… Bu gençlerle konuşan Nancy, sörf yaptığı koyda bir balina ölüsü olduğunu fark eder… Olaylar geliştikçe, orada yalnız olmadıklarını, bir büyük beyaz köpekbalığının civarda olduğunu keşfeder… Ama, diğer iki genç sörfçü bunu fark ettiklerinde vakit çok geçtir… Nancy de saldırıya uğrar ve ciddi yara alır… Tıp öğrencisi olduğu için küpe ve kolyesinin yardımıyla yarasını dikr ve kanamayı azaltır… Ancak, sahilden 150-200 metre kadar uzakta önce bir kayalıkta daha sonra da bir yüzer deniz feneri üzerinde mahsur kalır… Sonra da 1 saat 26 dakikalık filmin son 1 saatini, Nancy’nin köpekbalığı ile mücadelesini seyrederek geçiririz… Sandra Bullock’un oynadığı Yerçekimi (Gravity) filmi ile kıyaslanamaz ancak, filmin sonunda ona benzer bir kurtuluşun olduğunu söyleyebiliriz… 

Köpekbalığı saldırısı sahneleri oldukça etkileyici… Teknolojinin sayesinde, neredeyse gerçek gibi sahneler izleyebiliyoruz artık… Deniz içi ve su üstü çekimler son derece etkileyici… Güzel yıldız Blake Lively’nin bikinili hali de bu çekimleri daha etkili hale getiriyor… Hikaye Meksika Körfezi’nde geçse de filmin çoğu, en çok köpekbalığı saldırısına rastlanan Avustralya’da, bazı kritik sahneler ise bir havuzda çekilmiş…. Gerilim giderek artarken, yönetmen Nancy’nin çaresizliğini ve yorgunluğunu seyirciye yaşatmayı başarıyor… Aslında Nancy, ölen annesi gibi bir “savaşçı”, yoksa böylesine insanüstü bir mücadeleden sağ çıkması mümkün değil… Bununla birlikte, bu “insanüstülük” zaman zaman biraz göze batacak kadar abartılmış… Ancak, burada Blake Lively’nin performansını da küçültmüş olmayalım… blake lively 1Lively, rolünü o kadar gerçekçi oynuyor ki, filmin bir sahnesinde burnundan aldığı yara ve akan kan sahici… Bir köpekbalığının olayın geçtiği bir kaç gün aynı yeri terk etmemesi ve Nancy ile kıyasıya bir mücadeleye girişmesi de biraz abartılı gibi duruyor… Filmin bir diğer güzel yanı da, Nancy’ye sığındığı kayalıkta arkadaşlık eden bir martı… Yaralı olan bu martı da Nancy’nin tıp bilgisi sayesinde çıkık omuzundan kurtulur ve Nancy tarafından kurtarılır… Nancy, bu martı dostuna Steven Seagull (aktör Steven Seagal’den ilham alarak İngilizce martı anlamına gelen seagull) adını takar… Son olarak filmin bütçesine ve kazancına bakacak olursak: Bu B tipi filmin çekimleri için 17 milyon dolar harcanmış ve şu ana kadar 55 milyon dolar kadar bir hasılata ulaşmış durumda…

Sonuç olarak, Karanlık Sular filmi, tadında bir gerilimi anlatan güzel bir yaz filmi… Filmin yaklaşık 9 dakikalık fragmanı ise aşağıda…

Share

DÜNYALI (THE MAN FROM EARTH) FİLMİNİN YORUMU, FRAGMANI, İLGİNÇ BİLGİLER…

DÜNYALI (THE MAN FROM EARTH) FİLMİNİN YORUMU, FRAGMANI, İLGİNÇ BİLGİLER…

Gösterim yılı: 2007

Süresi: 87 dakika (yaklaşık 1,5 saat)

Yönetmen:  Richard Schenkman. Amerikalı yönetmen, senarist, yapımcı. 1958 doğumlu. Daha çok TV dizileri ile ilgileniyor. Kariyerinde 6 uzun metrajlı film var. Önemli bir başarısı yok.

Senaryo: Jerome Bixby. 1998’de vefat etmiş. Daha çok fantastik hikayeleri var. Alacakaranlık Kuşağı,  Uzay Yolu Tv dizisi gibi dizilere senaryo yazmış.

Oyuncular:

  • David Lee Smith: 1963 Amerika doğumlu. Daha çok Tv dizilerinde rol alıyor. Dövüş Kulübü filminde bir yan rolü var.

dunyali the man from earth poster 2Filmin iMDb puanı: 8,0.

Bütçesi ve kazancı: Sadece 200 bin dolara mal olmuş. Kazancı ise bilinmiyor. Festivallerde ve TV filmi olarak gösterilmiş. Türkiye’de gösterime girmemiş.

Film hakkında bilgiler:

  1. Film, dramatik bilim-kurgu türünde, bol diyaloglarla süslenmiştir. Sıkılmadan dinleyin.
  2. Tek bir mekanda geçiyor, bir çiftlik evinde. Hikaye de son derece sade ve “böyle bir senaryo nasıl oldu da aklıma gelmedi” dedirtecek türdendir.
  3. Senarist Jerome Bixby’nin ölmeden önceki son hikayesi.
  4. Filmde sadece 2 müzik parçası kullanılmış; biri yönetmenin bestesi olan “Forever”, diğeri de Bethooven’in ünlü 7. senfonisi 2. Bölümü (“Kehanet” filminin de film müziğidir).
  5. Filmde, başkarakterin adı John Oldman’dir. Bu filmin konusuna da uygun, uydurma bir isimdir.
  6. Filmde toplam 8 karakter görünmektedir. Bunların hepsi de akademisyendir.
  7. Film, insanlık tarihi, kültürler ve dinler üzerine fantastik konulara değinmektedir. Film boyunca; her şeyi bilimsel veri ve kurallarla açıklamaya çalışan, positivist fikirlere sahip akademisyenlere, fantastik bir olayın gerçekmiş gibi sunulması ile ortaya çıkan tezat işlenmektedir. Akademisyenler film boyunca, anlatılanları gerçeğe yaklaştırmaya ve bilimsel yaklaşımlarla çürütmeye çalışırlar.
  8. Senaryo konusu, senarist Bixby tarafından 1960’dan öldüğü günlere kadar geliştirilmiştir. Yazar, senaryoyu hasta yatağında oğluna dikte ettirerek bitirebilmiştir.
  9. Film, illegal film paylaşım platformlarında o kadar çok paylaşılmıştır ki, filmin yapımcısı “filmi, bizden daha iyi tanıttılar” diye BitTorrent kullanıcılarına teşekkür etmiştir.
  10. Film, iyi eleştiriler almış ve en iyi bilim-kurgu filmler arasında gösterilmiştir. IMDb en iyi bilim-kurgu filmler sıralamasında 56 ncı sıradadır.
  11. Daha sonra tiyatro oyunu olarak da uyarlanmıştır. 
Share

YAŞAM ŞİFRESİ (SOURCE CODE) FİLMİ HAKKINDA NOTLAR…

YAŞAM ŞİFRESİ (SOURCE CODE) FİLMİ HAKKINDA NOTLAR…

Gösterim yılı: 2011

Süresi: 1 saat 33 dak.

Yönetmen: Duncan Jones. 1971 İngiltere doğumlu. Kariyerinde 4 film var, ikisi uzun metrajlı. 2009 yapımı Moon filmi önemli. BAFTA ödülü kazandı.

Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Michelle Monaghan ve Vera Farmiga.

Jake Gyllenhaal: 1980 Los Angeles doğumlu. Sinemacı bir ana babanın oğlu. Kız kardeşi Meggie de aktrist. Anneannesi Jamie Lee Curtis. Annesinden Polonya Yahudisi, babasından İsveç, İngiliz, Alman karışımı. 1 kez Oscar adayı (Brokeback Mountain). Kariyerinde 38 film var. Donnie Darco, Kanıt, Zodiac gibi filmlerde oynadı. Kirsten Dunst ve Reese Witherspoon ile ilişkisi ciddi oldu. 1,80 m boyunda. İki yıl Kolombiya Üniversitesi’nde doğu dinleri ve felsefe okudu ve Uma Thurman’ın bu konularda tanınmış bir uzman olan babasından ders aldı.yasam sifresi

Michelle Monaghan: 1976 Iowa doğumlu. İrlanda ve Alman karışımı. Kariyerinde 49 TV ve sinema filmi var. Parfüm ve Görevimiz Tehlike 3 gibi filmlerde oynadı. Kolombiya Üniversitesinde gazetecilik okudu. Ama parasızlık yüzünden modellik yapmak için okulu terk etti. 2 çocuğu var. 1,70 m boyunda.

Vera Farmiga: 1973 New Jersey doğumlu. Kariyerinde 48 film var. Köstebek, Yargıç, Aklı Havada gibi filmleri var. Aklı Havada filmindeki performansıyla 2010’da en iyi yardımcı kadın Oscar’ına aday oldu. Anne babası Ukraynalı. Syracuse Üniversitesinde sahne sanatları bölümü mezunu. Çocukluğundan beri Ankara keçisi yetiştirmek gibi bir takıntısı var. İngilizceyi 6 yaşından sonra öğrendi. 2 çocuğu var. 1,70 m boyunda.

Filmin iMDb puanı: 7,5

YAŞAM ŞİFRESİ FİLMİNİN FRAGMANI…

Bütçesi ve kazancı: Bütçesi 28 milyon dolar. Kazancı 147 milyon dolar.

Film hakkında bilgiler: 

  1. Şikago ve Montreal’de çekildi.
  2. Film bilim-kurgu, gerilim türünde.
  3. Konusu kısaca şöyle: Afganistan operasyonuna katılıp, beyninin bir parçasından başka yeri çalışmayan seçkin bir Amerikan askeri, belirli bir zaman dilimine gönderilip, bir trene yerleştirilen bombayı ve bombacıyı bularak imha etmeye çalışır… Pek çok kere başarısız olan kahramanımız, tekrar tekrar gittiği trende sonunda amacına ulaşır…
  4. Jake Gyllenhaal, filmin kadrosuna yönetmenden önce dahil oldu. Yönetmen Duncan Jones’ın Moon filmini görünce, filmin Jones tarafından yönetilmesi için yapımcıları ikna etti.
  5. Film, gösterimden sonra gayet iyi eleştiriler aldı.
  6. Zamanda geri dönüşleri olan filmde, bolca bilgisayar destekli görsel efekt kullanıldı.
  7. Yaşam Şifresi fantastik bir film. Zamanda yolculuk, geleceğin değiştirilmeye çalışılması gibi klişe gerçeküstü temalar kullanılmış… Bu haliyle, buna benzer filmlerde de aynı şeyler var denebilir… Yine de, oyunculuk kalitesi tartışılabilir olmakla birlikte, hoş vakit geçirtebiliyor… Filmde bol bol Jake Gyllenhaal seyrediliyor… Filmin diğer başrol oyuncuları Michelle Monaghan ve Cise oyunculuklarını ortaya çıkartacak sahnelerde rol almıyorlar… Zaten filmde neredeyse altı üstü 4-5 kişi görünüyor… Zaman ve mekanda tekrarlar olduğu için de hikayede bu kişilerden başka kimsenin olmadığı anlaşılıyor… Hikaye ve son oldukça sıradan… Yine de heyecanlı bir akış var… Filmin başlarında daha karmaşık bir hikaye gibi görünüyor ama sonra aydınlanıyor ve hızlanıyor…
  8. Hikayeye konu olan bilgisayar teknolojisi, komik gelecek kadar sade ve basit… Öyle ki, filme adını veren proje, bir kişi ile yürütülebiliyor… Örneğin, sorumlu kişi (Vera Farmiga) ihtiyaç gidermek için dışarı çıksa, işler aksıyor… Ayrıca, projenin başındaki elemanın (Jeffrey Wright), trene bombayı koyan bombacının gizli amaçlarının son derece klişe olduğu anlaşılıyor; trende kahramanımızın karşısında oturan kadının (Michelle Monaghan) da ne işe yaradığı tatmin edici şekilde açıklanamıyor… Yani, kurgu zayıf… 
  9. Bilim-kurgu sevenlere,  yönetmenin (Duncan Jones) bu filmden 2 yıl önce çektiği Moon (Ay) filmini de izlemesini öneririz…
  10. Kısacası, bütün bu bilgiler ışığında, boş bir vakitte seyretmeye değer bir film Yaşam Şifresi…
Share