film ve kitap önerileri, film ve kitap yorumları, fragmanlar, yıldızlar, yazarlar

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK ve ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (4)

Sevgili edebiyat ve sinema düşkünleri, bugün sizlerle tanınmamış bir yazarın (ne yazık ki ismini şimdilik saklamamızı istedi) son günlerde elime geçen kısa bir eserini paylaşacağım… Deneme türünde yazılmış bu eserde yazar, aşk, sevgi, evlilik, boşanma ve çocuk eğitimi konularında fikirlerini paylaşıyor, ancak itiraf etmeliyim ki (zaten kendisi de eserin başında bu şekilde bir uyarıda bulunuyor) bu denemede okuyacağınız fikirlerin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) klişelere aykırı ve rahatsız edici… Yine de sinemada ve edebiyatta kendisine eşsiz bir yer edinmiş olan aşk, sevgi, ilişkiler, çocuklar vb. konularda daha önce hiçbir yerde okumadığınız ve başka bir kaynakta (özellikle yaşam koçluğu kitaplarında) okuma ihtimaliniz olamayacak bambaşka, aykırı, değişik fikirleri bu yazılarda bulabilirsiniz… Evet, ilk olarak bu sayfada bir bölümünü sunduğumuz eseri, parçalar halinde vermeye devam edeceğiz… Baştan söylemeliyim ki, burada okuyacaklarınız asla (moda tabiriyle) bir yaşam koçluğu kitabından alıntılara benzemiyor… Onun için arkanıza yaslanın ve okumaya başlayın…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 1. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 2. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 3. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

Burada bir parantez açarak belirtmeliyim ki, zaman zaman evliliğin harika bir şey olduğu hissine ben de kapıldım (üstelik bu yaşadığım hissin gerçek olduğundan adım gibi emindim), hatta o yüzden bu hazzı tekrar yaşamak için evliliği birden çok kere denedim. Şimdi düşünüyorum, sevdiğim kişiyle birlikte yaşamanın harika olduğunu hissetmek için evlenmek gerekiyor muydu acaba? Yoksa sadece ve sadece bizden öncekiler öyle yaptığı için, bu hissi ancak evlenerek yaşayabileceğimi düşünmüştüm? Cevabım, klişelere ve öğrenilmiş (yaşanmadan üstelik) hazzın sahte büyüsüne gereğinden çok kapılmış olduğum. Aynı, yanınızda biri esnediğinde esnemeniz gibi -ki esnemek arkaik dönemden kalma bir memeli davranışıdır ve ortaya haz almaya yetecek kadar huzur olduğunu gösterir. Siz haz almıyor olsanız da yanınızda biri esnediğinde istemsizce, sanki haz alıyormuş gibi aynı hareketi taklit edersiniz. Sırf, çevresinde mutlu görünen (aslında öyle olmadığını, o da gözlem gücü yüksekse, çok sonra anlasa da) evlilikleri taklit etmek için evlenir mi insan yahu? Hala, maymunlarla ortak genlerimizin olması ne acı!..

Burayı çabucak geçelim ki bir an önce evlenelim, Anladım istemeden de olsa evleneceksen (koşa koşa, isteye isteye yapacağına eminim gerçi), o zaman ne demeliyim burada; “evlenme” diyemediğime göre, ne bileyim; evlenme işini mümkün olduğu kadar ertele bari. Bu, sana yapacağım ilk iyilik. Bu konuyu biraz daha açalım ve düşünelim: Ortalama bir erkek ve bir kadın ne zaman kendini tanımaya başlar? Soruya cevap vermeden önce bu sormaya neden gerek duyduğumu açıklayayım: Kötü evliliklerin en temel nedeninin “daha kendini dahi tanımayan (bunun çok aşırı bir tanımlama olduğunun farkındayım, klişe olduğu için kullandım, dünyada yaşayan insanların çok büyük bir çoğunluğunun kendilerinin neye benzediğini merak ettiklerini, kendileri hakkında düşündüklerini bile sanmıyorum) iki insanın bir evde yaşamaya başlaması” olduğunu düşünüyorum. Burada konuşulması gereken o kadar çok alt konu var ki, insan nereden başlayacağını bilemiyor. Hadi bir’den başlayayım: 1) Öncelikle, “bu bir çocuk yetiştirmeye adanmış bir kitapken, neden evlilik bahsine girildi ki?” diye bir soru akla gelebilir. Bunun kestirme cevabı da şöyle olur: Kendini bilmeyen insanlar nasıl bilinçli bir birey yetiştirebilir? 2) İkincisi, temel insan davranışlarıyla ilgili: İnsanları kapalı bir yere koyarsanız, küçük bir odaya hapsedilmiş atomların birbirine çarpıp ısı ortaya çıkarmaları gibi, ortam ısısını artırırsınız. Yaşamlarının “evlilik” anına kadar genellikle hep dış ortamlarda, caddelerde, sokaklarda, parklarda, üniversite bahçesinde bir arada olan, birlikte yaşamı dışarıda tanıyan iki kişiyi, bir eve kapatınca, ortam ısısının yükselmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu ısı artışı, ilk yıllarda normal olarak cinselliğe bağlanır da, ya sonra? Cinsellik önünde sonunda bitecektir, ama ısı bitmeyecektir. Maddi sorunlar ve ailelerden kaynaklanan problemler, sudan bahaneler, saçma sapan nedenlerle bireylerden oluşan iki atom, izafi olarak küçülen evin duvarlarına çarpa çarpa ses vermeye başlar. Artık yaşanan mekân yani ev bireylere dar gelmeye başlar ve iki insan birbirine bakar ve şöyle düşünür: Eskiden beri tanıdığımı sandığım, sevdiğim ve evime aldığım insana ne oldu? Ne var ki eski “dışarı ortam günleri” artık geride kalmıştır. Dışarı ortamlarda tanışmalar ve çıkmaların verdiği ferahlık, istediğin zaman çekip gitme özgürlüğü, her iki tarafın bu özgürlüğün farkında olarak birbirlerine özenli davranışları yerini evlilik zincirlerine bırakmıştır. Bu zincir, evliliğin garantisindedir, gidişin mali ve sosyal maliyetlerinin eşlerin her ikisi tarafından da gayet iyi bir şekilde bilinmesindedir (sayın okuyucu bilmiyorsanız da öğrenmeye hakkınız var, ancak sadece bedelini ödeyenler). Şöyle de söylenebilir: Beni sen seçtin, ben, bu koca dünya dönüp her gün değişirken, hayat kendini yenilerken, kendimi hiç geliştirmeden, hiç çaba sarf etmeden, hala beni seçtiğin günkü “ben” olarak devam ederim ve sen de beni o günkü gibi sevmek zorundasın. Çünkü ben sana tanrı tarafından gönderilmiş bir armağanım yahu, bunu nasıl görmüyorsun (O kadar egomuz da olsun yani, değil mi?). “Kutsal evlilik sendromu” olarak adlandırdığım bu konuyu aşağıda bulabilirsin, eğer oraya kadar okumaya devam edersen kendiliğinden görünür şekilde hem de.

Evlilik deneyimlerinin (nedense “deneme” demek geliyor içimden, bilemedim) her zaman böyle olacağını tabii ki savunmuyorum elbet. Birbirlerini özgür bırakan, birbirlerine bireysel alan yaratan kişilerin olduğu evlilikler de vardır. Örnek vermek gerekirse; eşlerden birinin ya da ikisinin de şehir ya da yurtdışı seyahatlerin sık olduğu koşullarda evliliğin daha uzun süre sorunsuz yaşanması ihtimali yüksektir (“Aklı Havada” filminde evlilik dışı ilişki yaşayan çift gibi). Bir başka örnek de birbirini “özgür” bırakan bireylerin evliliğidir. Bilinçli olarak yapıldığına pek rastlanmayan bu durumlarda da (evlilik kendiliğinden, sırf devam etmesi için buna evrilir –ne büyük bir aşama) evlilikler uzun sürebilir, her iki birey de diğerinden bağımsız bir özel yaşama sahiptir ve kapalı yerde birbirlerine çarpıp duran atomlar gibi olmadıkları için evlilik sürer. Bu durum bir başka örnekte şöyle yaşanır: Bireylerden biri bağımsızken, diğeri onun bu bağımsızlığına çeşitli nedenlerle göz yumar. Bağımsız birey tahmin edileceği gibi genellikle ekonomik ve cinsel özgürlüğü diğerine göre sonsuz ve sorunsuz olan erkek tarafıdır, göz yuman ise kadın. Peki, bir insan bir evlilik sürdürdüğü insanın “bağımsız davranışlarına” neden göz yumar? Nedenlerden biri, göz yuman eşin “bağımsız eşin” yaşam enerjisi ile baş edememesidir. Bu aynı zamanda bu şekilde giden evliliği bir türlü bitirememesinin de nedenidir, çünkü takdir edersiniz ki boşanma eylemi oldukça enerji isteyen, sıkıntılı bir iştir. İkinci muhtemel neden ise sosyal neden olabilir, yani göz yuman eşin ait olduğu kültürel altyapı, eşinin bağımsız yaşantısına göz yummasını da gerektirmektedir. “Bağımsız erkeğine” karşı arıza çıkartmakla kendi kendini küçültecek ve zor durumda bırakacaktır. Ayrıca, biliyoruz ki muhteşem kültürümüzde evden duvağıyla çıkan gelin, kefeniyle dönebilir ancak. Yahudiler, birine kızdıkları zaman kötü zamanlarda yaşayasın derlermiş, buna kötü toplumlarda yaşayasın bedduası da rahatlıkla eklenebilir. Tanrı, kadını korusun.

(devam edecek)…

Share

Hits: 17

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir