film ve kitap önerileri, film ve kitap yorumları, fragmanlar, yıldızlar, yazarlar

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK ve ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (2)

Sevgili edebiyat ve sinema düşkünleri, bugün sizlerle tanınmamış bir yazarın (ne yazık ki ismini şimdilik saklamamızı istedi) son günlerde elime geçen kısa bir eserini paylaşacağım… Deneme türünde yazılmış bu eserde yazar, aşk, sevgi, evlilik, boşanma ve çocuk eğitimi konularında fikirlerini paylaşıyor, ancak itiraf etmeliyim ki (zaten kendisi de eserin başında bu şekilde bir uyarıda bulunuyor) bu denemede okuyacağınız fikirlerin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) klişelere aykırı ve rahatsız edici… Yine de sinemada ve edebiyatta kendisine eşsiz bir yer edinmiş olan aşk, sevgi, ilişkiler, çocuklar vb. konularda daha önce hiçbir yerde okumadığınız ve başka bir kaynakta (özellikle yaşam koçluğu kitaplarında) okuma ihtimaliniz olamayacak bambaşka, aykırı, değişik fikirleri bu yazılarda bulabilirsiniz… Evet, ilk olarak bu sayfada bir bölümünü sunduğumuz eseri, parçalar halinde vermeye devam edeceğiz… Baştan söylemeliyim ki, burada okuyacaklarınız asla (moda tabiriyle) bir yaşam koçluğu kitabından alıntılara benzemiyor… Onun için arkanıza yaslanın ve okumaya başlayın…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 1. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK, BOŞANMA VE (EN ÖNEMLİSİ) ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (2)

Bunun gibi pek çok kitap yazıldı, bazıları dilimize çevrildi. Elbette bir kısmı benim de elimden geçti, ama gördüm ki çoğu gerçekleri gizliyor, okuyucuları mutlu edecek şeyler söylüyor. Ya da hadi o kadar gaddar olmayayım; bazıları gerçeklerin kenarından geçiyor ve yine de okuyucunun duymak istemediği şeyleri tam olarak söyleyemiyor ve deyim yerinde ise iş tam da taşı gediğine oturtmaya gelince orada duruyor.

Onun için sevgili okuyucu, kitapta yazılan bazı şeyler seni mutsuz etse de, hep senin iyiliğin için yazıldığını bil. Buna ilk başta inanmazsan şöyle düşün, sana doğruyu söylememekle nasıl bir yararım olabilir ki… İnan bunları yazmak bana da zor geliyor ama burada yazılanlar senin kurtarıcı yasaların, ilkelerin, kuralların, artık ne dersen de. Ama sonuna kadar okumayı dene. Kendini tahrik olmuş hissetmeden, bugüne kadar bildiklerini unutmak pahasına oku. Büyüklerinin ve hatta annen ve babanın da bunları gizliden gizliye bildiğini, ama sana bilerek aktarmadığını unutma. Çünkü aklını karıştırmaya cesaret edemediler ya da kendi yaptıklarını akılcı gerekçelerle açıklayamadıkları için bunlardan hiç bahsetmemeleri gerekiyordu. Neden mi? Çünkü bile isteye yaptığı şeylerin kötü sonuçlarına mazeret bulamayan insanın yaşamı kâbusa döner de ondan.

Neyse, biz kitaba geri dönelim. Bu kitapta anlatacaklarım ne özel olarak sizlerin, ne sizden önceki nesillerin, ne de sizden sonra geleceklerin sorunu. Durum böyle olunca iş daha da karmaşıklaşıyor.  “Bunca nesillere mal olmuş sorunları bu kitap nasıl çözecek” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Öyle ise söyleyeceklerime kulak verin. Belki de sorun; sizlerin her birinin, benim, senin, onun ve herkesin söylemeye cesaret edemeyeceği kadar derin ve çözümsüz. “Madem çözümsüz, o zaman kitabı niye yazdın ki”  diye de sorabilirsiniz ki bunda da haklısınız. Bu kitabı niye mi yazmaya karar verdim? Çünkü sevgili okur, ben kimsenin şu kısacık yaşamında sorunlarla karşılaşmasını, hadi karşılaştı diyelim, bu sorunların altında ezilmesini istemiyorum. Onun için ne yaptım peki? Sizlerinki gibi kısa olan ömrümde kendimin ve çevremdekilerin başına gelenlerden, gelebileceklerden hareket ettim. Sonra fark ettim ki, burada yazacaklarım herkesin şu veya bu şekilde başına gelmiş ya da geliyor. Ne var ki, farkına varmadan yıllar geçip gidiyor ve insan daha neye uğradığını bilemeden sorunlar yumağının içinde kaybolduğunu görüyor. Uzaktan durup baktığında başına gelenlere bir anlam veremiyor ya da daha akıllı olanlar durumu görse de iş işten geçmiş oluyor.

Öyleyse dostlar gelin yaşamlarımıza biraz da yakından bakalım, akıllı olalım ve en azından elimizden gelen durumlarda doğru şeyler yapmaya çalışalım. Bunun için de öncelikle bizlere dayatılan yaşam gerçeklerini ele alalım.      

Hepimiz bir gün doğduk, ki zaten böyle olmasaydı burada olmaz ve bu kitabı okumazdık. Bunun için anne babamıza teşekkür edelim. Çünkü bizim doğumumuza sebebiyet vererek öyle bir iş başardılar ki daha önce dünya tarihinde bundan daha değerli hiçbir şey olmamıştı. Başka türlü söylersek, bizi dünyaya armağan ettiler. Bu az bir şey midir dostlar? Dünyada kendimizden değerli bir varlık var mıdır? Anne babamız böyle yaparak, 60, 70 ve hatta 90, 100 yıl sürecek bir yaşam sürecini başlattılar. Bunun için önce bizi ‘yapmaya’ karar verdiler. Ne kadar düşündüler ya da hiç düşünmezken mi bizi yapıverdiler, bilemeyiz. Hem ne fark eder ki, işte dünyaya geldik bile. Tüm insanlık âlemine hayırlı olsun. Büyüdük, büyük bir iş başarmadık mı sizce? Bu nasıl büyük bir başarıdır, hadi tartışalım. Bir bitkiyi de doğal ortamında kendi haline bıraksan büyümez mi sanki? Bunu söylerken, büyüme fiilinin niteliğinden bahsetmiyorum. Bazı bitkiler zamanından öne soldu, bazıları binlerce yıl yaşadı. Ama doğdu ve bir şekilde büyüdü.

Evet, biz de öyle büyüdük. Hem de hiçbir özel çaba göstermeden. Hücreler çoğalıp, hormonlar azınca fiziki ve akli yeteneklerimiz arttı. Büyümek kaçınılmaz haldeydi, bir sürü evreden geçtik ve büyüdük. Ama öyle hop diye değil. Her şeyden önce anne babamıza bizi dünyaya getirdikleri için unutulmaz bir hediye vermeliydik. Öncelikle, onlara bize yaşam şansı verdikleri için dünyayı dar etmemiz gerekiyordu ki, bunu başarmak ancak bize mahsus olabilirdi. Neler mi yaptık? Uyumamız gerekirken uyumadık, yememiz gerekirken yemedik, yemememiz gerekirken yedik, gaz çıkartmamız gerekirken çıkartmadık, çişimiz ya da kakamız geldiğini haber vermemiz gerekirken vermedik, hatta bazılarımız sıhhi nedenlerle kakasından belli bir süre içinde kurtulması gerekirken bir türlü kurtulmak bilmedi. Kimimiz bu konuda rekorlara imza attık. Böylece kimimiz oral dönemde, kimimiz anal dönemde kaldık. “Kaldık” derken tam olarak ‘kalmayı’ kast ediyorum. Hala bazılarımız o uğursuz dönemlerin birinde çakılıp kalmış durumda. Onları ne oradan çekip çıkartabiliyoruz, ne de bu adamlardan kurtulabiliyoruz. Her gün her saat, iş yerinde, evimizde, yakınımızda, otobüste, durakta bizlere bakıyor, sanki başlarına gelenlerin nedeni bizmişiz gibi bize tebelleş olmaya devam ediyorlar.

Neyse, bu kitabımızın bir alt konusu. Biz yine ana konumuza dönelim. Hadi biraz daha büyüyelim. Zaman geçti, artık bebeklikten çıktık. Yaş gelmiş beşe altıya. Koca koca kızlar ve oğlanlar oluverdik. Bir cinsiyete kavuştuk. Ne var ki, anne babamızla işimiz daha bitmedi. Ne güzel! İşte, bizlerin tüm sorunlarını çözmeye çalışan, her türlü şımarıklığımızla baş etmeyi görev bilen insanlar var etrafımızda. Hem de her şeyi göze alarak. Bu muhteşem imkânı son sınırlara kadar suiistimal etmek gerekir, değil mi? İşte, bizlerin yaptığı da tam olarak bu oldu. Kimimiz az, kimimiz çok, ama hepimiz bunu yaptık. Çocuklarının, maddi ya da manevi veya her iki şekilde de ne büyük baş belası demek olduğunu her gün ispat etmek ister gibi anne ve babamıza bizi dünyaya getirmenin cezasını çektirdik; bitmeyen bir senfoni gibi.

Sonra daha da büyüdük. Egomuz da bizimle birlikte büyüdü, hatta bizi bile geçti. Bunu kendi başımıza yapmadık elbette. Annemiz, babamız, çevremizde bizi sevenler ordusu egomuzu okşadıkça, sahibinin okşadığı bir kedi gibi tüylerimizi kabarttık. Biz artık biz değildik, başka bir şeye dönüşmüştük. Buna daha sonra değineceğiz.

Ve hikâye böyle nesiller ve nesiller boyunca, dur durak bilmeden sürer gider. Böylece, sayısız yumurcak doğar, büyür, anne ve babalarının taşıdıkları yükten dolayı artık kamburlaşmış sırtlarında, hiçbir şeyden nedamet ya da suçluluk duymadan bilmiş bilmiş oynaşır durur; her gün yeni bir manasız ve aptalca olayın öznesi olmak için adeta yarışarak ve anne babalarının nasıl olup da bunca yüke katlandıklarının farkına varmadan.

Evet, sevgili okuyucu, buraya kadar okuduklarından yılmadıysan, bence bundan sonrası için de gücün var demektir. Hem bil ki kitabın bundan sonrasındadır en acı gerçekler.

– Ne dediniz bayım? Bu, unutmaya çalıştığınız gerçekleri duymak zor mu geldi? Ama başta size bu kitabın kolay okunan bir kitap olmayacağını söylemiştim.

– Ya siz bayan, buraya kadar bütün anlatılanlar koca birer yalan mı? Sevgi ile bağlandığınız tosun kardeşimiz size hiç zorluk çektirmedi mi? Yoksa bebeğinize siz değil de anneniz mi baktı? Yoksa yoksa genç kardeşimiz aniden kendisine gelen bir vahiyle dünyaya inen bir meleğe mi dönüştü de size hiç yük olmadı?      

Neyse, bu tür diyaloglara girmeye hiç gerek yok. Zaten herkes gerçeklerin ne olduğunu biliyor, sadece her ne hikmetse ‘unutuveriyor’. Benim görevim sadece hatırlatmak olmalı. Sonrasında herkes aklını başın alıp, bunları hatırlamaya ya da kafasını tekrar taşlara vurmak için unutmaya karar verebilir. İşte bu kadar basit.

Aslında üç parça gibi görünen kitabımızın içeriğinde benim en çok önem verdiğim kısmı sizinle paylaşayım: “Çocuğunu nasıl doğru eğitirsin?” başlıklı kısım. Neden mi; kısaca “diğer kısımlardaki öğütleri zaten tutmayacağınızı bildiğim için” diye açıklayabilirim. Ayrıca bu bölüm, tüm bölümler içinde en heyecanlı olanı da. Çünkü kazazedenin kurtuluş hikayesi her zaman denize düşmesinden daha heyecanlıdır da ondan… Yani, sayın okuyucu önce size denize düşmemeyi ve sonrasında da (kuşku yok, zaten düşeceksiniz, onun için devam edelim…) düştüğünüz yerden kurtulmanız için kurtarıcı can simidinizi nasıl kullanacağınızı göstereceğim. Evet, bunda iddialıyım. Çünkü her şey o kadar basit ki, belki de bu yüzden de idraki biraz zaman alıyor. Nedeni, insan beyninin her zaman karmaşa çözmeye adanmış olmasıdır. Yani, ‘önce karıştır, sonra çöz’ (başka bir ifade ile önce bok et, sonra yok et) yöntemine.

“Sen nereden biliyorsun be adam” derseniz; size tüm detayları ile anlatabilirim… Bunu yapacağım da. Ama şu ana kadar bazı kişilere haksızlık ettiğim düşünülebilir: Bunlar, bile isteye ya da kararsızken çocuk sahibi olan ve çocuklarını hakkını vererek büyütmeyi başarabilen anne babalardır. Ne var ki bu insanların sayısı o kadar az ki. Bu anne babalar, aslında dünyanın belki de en doğal ve en basit işlerinden birini başararak, başaramayanların çokluğu karşısında neredeyse yok sayılacak kadar az sayıda kalmışlardır.

Tüm başaranların önünde saygıyla eğiliyorum. Ama merak buyurmayın, nasıl başardıklarını size detaylı bir şekilde anlatacağım. Buna kararlıyım, çünkü sıkıldım artık. Neden mi sıkıldım? Bunca şeyi çocuklarına yaptıktan sonra, bütün yükü çocuklara yükleyen anne babalardan sıkıldım. Bunlar o kadar da pişkin bir şekilde yaparlar ki bunu, inanamaz insan. Bunlar arasında neler yoktur ki: çocuklarının genlerine (tabii ki eşlerine ait genlerdir bunlar) suç bulanlar, çocuklarının yeterince gayret göstermediğinden (dikkat; asla aptallığından değil, aslında bu çocuklar aptaldırlar, çünkü akıllı insan gayret eder) dem vuranlar, çocuğun aslında zeki ama tembel mi tembel (dikkat; aslında zeki insanın her zaman bir meşgalesi vardır, çünkü merakı onu rahat bırakmaz) olduğu için bu durumda olduğu anlatanlar, çocuklarının aslında iyi ama arkadaşlarının kötü olduğunu savunanlar, vesaire vesaire.

Bu anne babalar hiçbir zaman durup kendilerine bakmazlar. Çocuğa aslında ne kadar ilgisiz kaldıklarını, durup dururken ortaya çıkarttıkları çocuklarının gerçek ihtiyaçlarını (burada ‘gerçek’ kelimesine dikkatinizi çekmek isterim) hiç umursamadıklarını, çocuklarını hiçbir zaman bir birey olarak görmediklerini, çocuğa çocuk (hatta bebek) muamelesi yapmanın bir fazilet olduğunu düşündüklerini, özetle, yaptıkları buna benzer pek çok şeyi anlamadıklarını bir türlü görmezler. Ya da haydi doğruyu söyleyelim: Bunu görmezden gelirler. Yaptıkları bu hataları görmezden gelerek yaşamayı seçerler. Neden mi? Başta söylediğimiz gibi: insan yaptığı yanlışları rasyonalize edemezse sağlıklı (!) bir ruh halini devam ettiremez. Bir de çocuklarını suçladıkları tembellik mereti aslında kendilerine musallat olup, yukarıda saydığımız şeyleri yapmakta giderek daha umursamaz davrandıklarından.

Neyse kitabımızın anlatmaya çalıştıklarına geri dönelim. Bunu da öyle bir iştahla yapalım ki, bundan sonrası için okuyucuya bir şans verelim. Haydi, o halde daha fazla vakit kaybetmeden kitabımıza başlayalım; başlayalım ki bizden sonrakileri daha fazla yakmayalım. Ne de olsa saniyelerin bile önemi olan bir dünyada yaşıyoruz, değil mi ama!..

(devam edecek)…

Share

Hits: 42

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir