film ve kitap önerileri, film ve kitap yorumları, fragmanlar, yıldızlar, yazarlar

“AŞIKLAR ŞEHRİ” (LA LA LAND) FİLMİ İÇİN BİR YORUM…

Daha 2015 yılında 5 dalda Oscar adayı olup, 3 ödül kazanan Whiplash’ten sonra bir müzikalle geri dönen Damian Chazelle‘den muhteşem bir film daha… Sinemanın ve müzik dünyasının büyülü atmosferi daha iyi nasıl anlatılabilirdi?.. 32 yaşındaki yönetmenin hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği film, daha şimdiden Oscar’ın en büyük adayı… Zaten 14 dalda aday olması da bunun en iyi ispatı…

La La Land, Türkiye’de gösterime girdiği adıyla Aşıklar Şehri, kırık bir aşk hikayesinin sinema ve müzik dili ile anlatımı… Başlangıçta ‘Müzikal sevmem’ diyerek bu filmi küçümsediğimi saklamayacağım ama film bittiğinde çoktan büyüsüne kapılmıştım bile… Filmin başından sonuna kadar bir müzik ve dans ziyafeti, mükemmel bir oyunculuk, muhteşem çekim açıları, renkler, mekan kullanımı, bir klişe aşk hikayesinin bu kadar farklı işlenmesi, bir filmden daha ne istenebilir ki…

La La Land, kısaca “LA” diye bilinen Los Angeles kentinde yaşanan bir aşk hikayesini anlatıyor… ABD’nin müzik başkenti olan Hollywood’un hem büyülü, hem de insanı un ufak eden rekabetçi hallerini bir arada görmek mümkün… Sıfırdan başlayıp, kendilerine hayal ettikleri yaşamları kurmaya çalışan iki genç Mia ve Sebastian’ın ilk karşılaşmaları, tekrar tekrar karşılaşmaları, sonunda başlayan aşklarının, hayalleri eşliğinde sürüp gitmesi, bir yıldan fazla bir süre yaşanan birlikteliğin, gençlik hayallerinin çatışması yüzünden kesintiye uğraması… “Kesintiye uğraması” çünkü, Mia ve Sebastian umutsuz bir geleceği gördükleri anda birbirlerini sonsuza kadar seveceklerine söz verirler…

Pek çok sahnede, çekim açıları ve kullanılan renkler o kadar güzel ki, zaman zaman kendini büyülü bir alemde hissediyor insan… Filmin genel olarak gidişatı ve bazı sahneler aslında, başrollerinde Barbra Streisand ve Robert Redford’un oynadığı Siyney Pollack’ın bol Oscar ödüllü 1973 yapımı filmi “The Way We Were”ü ile 2011’de en iyi film Oscar’ı dahil 5 ödül kazanan “The Artist” filminin bir ortalamasını izlediğini düşündürüyor… Ama, öyle de olsa Emma Stone’un ve Ryan Gosling’in oyunculukları ile bambaşka bir havaya bürünüyor… Oyunculukta bu derecelere ulaşmak için önemli bir çabaya ihtiyaç olduğuna hiç şüphe yok… Örneğin, Ryan Gosling’in haftada 6 gün 2 saat piyano dersleri alması, kusursuz dans kareografileri, oyuncuların kendi seslerinden dinlediğimiz şarkılar; bütün bunlar büyük yetenek gerektiren işler…

Ayrıca, Ryan Gosling ve Emma Stone’un birbirlerine çok yakıştıklarını da belirtmek gerekir… Öyle olunca aşk hikayesi de daha fazla anlam kazanıyor… Filmin sonunda gördüğümüz, “eğer öyle olsaydı, nasıl olurdu” hikayesi ise bambaşka bir lezzette… Ve bu hayali paralel yaşamın başlangıcından sonuna kadar giden sahnelerinde “keşke” dememek mümkün değil… Ama yaşam tam da böyle bir şey…

Filmin konusunu, fazla ipucu vermeden özetleyecek olursak: Mia ve Sebastian, kendi hayalleri olan, Los Angeles’te ayakta kalmaya çalışan iki gençtir… Sebastian bir jaz müzisyeni olmak ve kendi jaz kulübünü açmak isterken, Mia’nın hayali iyi bir drama oyuncusu olup, sinemada kariyer yapmaktır… Birbirlerini seven iki genç, kendi yollarında yürürken akla gelmeyen aksilikler ve hayal kırıklıkları yaşarlar… Bu yeni durumlara ayak uydurabilmek için bir yandan hayallerinden vazgeçmeleri, bir yandan da birbirlerini daha az görmeleri gerekecektir… Mia ve Sebastian, gitgide daha da uzayan ayrılıklara katlanamazlar ve hiç beklemedikleri bir anda ayrılırlar… Ayrılıkla sonuçlanan gece yaptıkları konuşmada, Sebastian Mia’nın istekleri doğrultusunda daha iyi kazanmak ve daha kalıcı bir kariyer yapmak için hayallerinden vazgeçtiğini söyler… İki ayrı yolda yürümeye başlayan çift, bu olaydan 5 yıl kadar sonra filmin sonunda tekrar bir araya gelirler ama her şey değişmiştir…

Aşıklar Şehri, bu yıl yapılan 74. Altın Küre ödüllerinde 7 ödül kazanarak, bu alanda bir rekor kırdı… Aynı zamanda, aday gösterildiği her kategoride de ödül kazanmış oldu… Bu yıl Şubat ayında dağıtılacak olan Oscar ödüllerinde de 14 dalda aday olarak, Titanic ve All About Eve filmlerinin rekoruna ortak oldu… Ayrıca, filmin IMDb puanının 8,6 olduğunu ve müzikal türünde IMDB listesinde en üst basamakta yer aldığını da belirteyim… 

Filmin, bir müzikal ve hatta bir jaz filmi gibi görünmesi bu türleri sevmeyenlerin canını sıkmasın… Bunlar, filmin hikayesi ve gidişatıyla o kadar güzel harmanlanmış ki, büyülenmiş gibi seyretmeye devam edebilir insan… Hatta, müzikalleri ve hatta jazı daha çok tanıyıp sevebilir… Çünkü Damien Chazelle, yani yönetmenin kendisi de bir röportajda “müzikallerde bir anda şarkı söylemeye başlayan tiplerden önceleri nefret ettiğini ama sonraları bunu avangart bir gelenek olarak kutsadığını” belirtmişti… Ayrıca, jazın tarihi ve anlamı hakkında yeni şeyler öğrenmek isteyenler için de önerilebilir…

Sonuç olarak, seyirciyi başka bir dünyaya götüren bu filmi kaçırmayın derim… En azından, muazzam bir oyunculuk sergileyen Emma Stone ve Ryan Gosling’e bir saygı gösterisi olarak ve hem de en iyi özgün film müziği ödülünü almasına kesin gözüyle bakılan filmin, Justin Hurwitz tarafından bestelenen muhteşem kayıtlarını güzel görüntüler eşliğinde dinlemek için…

 
Share

Hits: 2

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir