Daily Archives: 04 Aralık 2018

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK ve ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (6)

Sinemada ve edebiyatta kendisine eşsiz bir yer edinmiş olan aşk, sevgi, ilişkiler, çocuklar vb. konularda daha önce hiçbir yerde okumadığınız ve başka bir kaynakta (özellikle yaşam koçluğu kitaplarında) okuma ihtimaliniz olamayacak bambaşka, aykırı, değişik fikirleri bu yazılarda bulabilirsiniz… Evet, ilk olarak bu sayfada bir bölümünü sunduğumuz eseri, parçalar halinde vermeye devam edeceğiz… Baştan söylemeliyim ki, burada okuyacaklarınız asla (moda tabiriyle) bir yaşam koçluğu kitabından alıntılara benzemiyor… Onun için arkanıza yaslanın ve okumaya başlayın…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 1. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 2. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 3. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 4. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 5. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

Nerede kalmıştık; ha en son aşık olmuştun… Tamam anladık; iyi de, neden bu güzel anı burada kesmiyorsun kardeşim? Aşkın, bir sonu olduğunu bilmiyor musun? Yani, çoğu zaman… Aşk, ya evlenerek senin yüzünden ya da evlenmeyerek kendiliğinden sona erer… Aşkı, aşk yapanın kavuşamama ihtimali olduğunu bilmiyor musun dostum? Haa, aşkın çoğu zaman sonlu olduğunu biliyorsun ve sen, buna rağmen sonsuzluğu arıyorsun, öyle mi? Romantizmin ve idealizmin doruklarındasın yani… O zaman sana tavsiyem, aşkına, o çok değer verdiğin, sevdiğin aşkına sakın ola ki kavuşma; yoksa ne olacağını biliyorsun! Öylece arkanı dön ve git! İşte o zaman bu aşkı tarihe yazdırırsın. Ferhat ile Şirin, Romeo ile Jüliet, Kerem ile Aslı da böyle yaptılar (tabii ki talihin oyunuyla, istemeden; bense sana “bilerek böyle yap” diyorum, çünkü bu hikâyelerin sonunu çoktan okuduk). Bunun dışında, ‘sonsuz bir aşk’ için bir başka yöntem aklıma gelmiyor. Haa, bir şey daha var evet unuttum; bunu da itiraf edeyim. Bu da tam çözüm değil ama, aşkının süresini uzatman için önerilebilir (hani şu cinsel ilişki sırasında kullanılan geciktirici spreyler gibi)… Hadi, şimdi de şuna bir bakalım, neymiş?

Şöyle anlatayım: Aşkının sonsuz ve eşsiz olmasını istiyorsun, öyle mi; o zaman aşkla bağlı olduğun kişiyle her gün, her saat değil, uzun aralıklarla görüşmek için çareler ara ve bul. Sık sık görüşmek, aşkı ancak öldürür, onu beslemez, tersini söyleyenle her ortamda tartışabilirim. “Nedenmiş” dediğini duyuyor gibiyim. İşte nedeni: aşk bir illüzyondur, yani Türkçesi, bir yanılsamadır. Aşık olan kişi, aşkını yüceltir, kural budur, yoksa zaten bu bir aşk olmaz. Şimdi, gelelim işin aslına; herhangi bir yanılsamayı hayat boyu yaşayamazsın, değil mi? Yani, içine düştüğün yanılsama bir an gelir ki kaybolmaya yüz tutar, bulanıklaşır, gitgide ‘senin için gerçek’ olmaktan çıkar. Ufak kabahatler, dayanılmaz hatalara, küçük fiziki kusurlar, ciddi rahatsızlıklara dönüşür. Fiziki kusurları bir yana bırakalım; sevdiğinin alışkanlıkları bile gün gelir batar sana. Hadi, birkaç örnek vereyim burada da daha iyi anlatabileyim derdimi. Duymuşsundur; şöyle der kadın, adam için: “öyle kültürlü bir insan ki, elinden kitap düşmüyor” ya da adam, kadın için şöyle konuşur: “öyle özgür bir ruhu var ki, işte buna tutuldum ben”… Sonra ne mi olur, aziz dostum? Hala soruyor musun? Onu da benden mi duymak istiyorsun; dinle o halde: Birkaç yıl sonra o kültürlü adam, başlangıçta ‘aşık olunan’ okuma alışkanlığının kurbanı olur, eninde sonunda ‘ilgisiz koca’ sıfatını yer, oturur. O özgür ruhlu, bağımsız taze ise, fazlasıyla dışa dönük olduğu için, artık akla gelebilecek her ‘sıfatı’ duyamaya hazır olmalıdır.

  Yani, aziz dostum, her yanılsamanın bir sonu vardır. Aşkı da bir yanılsama olduğunu göre, bu gerçek bizi yalnızca bir sonuca götürür; aşkın da sonu vardır. Hatta, bunun süresini ölçmeye çalışanlar bile olmuştur: biri, bir zamanlar aşkın ömrünün üç yıl olduğunu bulmuştu, hatırla. Bu durumda kardeşim; zaten bir gün gelecek sona erecek olan aşk dediğimiz yanılsamayı daha uzun yaşatmanın tek bir yolu olabilir: ‘mukadder sonu az çok ertelemek’. Ne demiştim? Yukarıda benzetme yaptığım cinsel ilişki de, geciktirici spreye rağmen, an gelir bitmez mi?

Hadi, şimdi evlenme işine geri dönelim. En son âşık olmuştun ve evlenmiştin. Bu, doğal olarak tanrının ve meleklerin işiydi, kutsal ve ilahi bir kudretle bir araya gelmiştiniz. Zaten, senden başka hiç kimse de onu senin kadar sevemezdi. Nasıl sevsin ki, o yıllar süren çocukluğunuzu, gençliğinizi ve bir araya gelene kadarki ayrı yaşamlarınızı sırf o gün, o saatte bir araya gelmeniz için çalışan bir kutsal saate göre yaşamıştınız. Artık, dünya da yıkılsa sizi ayırmak ne kelime, bunu düşünmek bile tuhaf geliyor insana. Kutsal kutsaldır ve bunun ilahi bir birliktelik olmadığını söyleyen hainin ta kendisidir. “Kutsal evlilik bağı” ile çözülmemek üzere bağlandınız. Bu yeni icat işi bitince atılamadığına göre, sanırım kadınların menstruasyon dönemlerinde kullandıkları “kadın bağı” denen nesneden daha işe yarar bir bağ olsa gerek. Evliliğin kutsallaştırılması bir yana, “kutsal evlilik sendromu” bir yana; ikisini karıştırmayalım rica ederim bayım. Biri genel olarak evliliğin kutsallığı üzerinedir, diğeri ise sizin, bizatihi yüksek şahsınıza ilahi güçler tarafından tevdi edilmiş (buna, “tahsis” de denilebilir) zevcenizle o kutsanmış kuruma, hiç çıkmamacasına girip, şereflendirmenizdir. Ee, kurum kutsal olunca oraya girenler de kendiliğinden kutsal oluyor, değil mi ama? Zatıâlinizin yüksek egosuna da zaten bu yakışırdı.

Burada, çocuk işine hemen girmek isterdim, ama aşk ve evlilik üzerine yeri gelmişken bir şeyler söylemeden duramıyorum. Yukarıda aşk konusunda o kadar konuştuktan sonra, söyleyeceklerin bitmedi mi diyebilirsin ama aşk bu, hiç biter mi? Hayatı boyunca sonsuz kere aşık olma kapasitesine sahip bir canlıdan bahsediyoruz üstelik. Tam da burada “aşk” kelimesini öylece boş kullandığımın farkına varıyorum. Onun için kendimi ifade etmeme izin verin, yazar olarak bu kadarına hakkım var sanırım. Her şeyden önce kardeşlerim, herkes aşık olabilir ama herkes sevemez. Bu da nereden çıktı diyebilirsiniz ama bana inanınız ki aşk hormonlar sayesinde kendiliğinden olur (zaten hormonlar azalınca kendiliğinden biter), ama sevgi zamanla öğrenilir ve bitmesi (eğer biterse) iç ve dış koşullar yüzünden olur. Sevginin zamanla öğrenilmesi de ayrı bir meseledir. Bunu hiç öğrenmeden şu dünyadan göçüp gidenler olduğu gibi, insan gibi (burada “adam gibi” demek isterdim ama kadınlara haksızlık olurdu) sevmenin ne demek olduğunu öğrenemeden, pek çok yan duygunun etkisiyle sevdiğini zanneden kişiler sayesinde işler tamamen karışmıştır. Örneğin; bir adam çocukluğunda annesinde tatmin ettiği muhtaçlığının giderilmesi hazzını, yetişkinliğinde bir kadında hissedebilir ya da bir kadın tatmin edilmemiş baba güvencesini yetişkinliğinde bir erkekte bulabilir. Hadi başlamışken başka örnekler de vereyim. Partneriyle yoğun cinsellik yaşayan ya da sürekli birlikte zevk verici maddeler kullanan çiftler, birbirlerine çekilir ve sevgi sandıkları (aslında bir tür bağımlılık) duygularla bağlanabilir. Kendilerinde isteyip de bulamadıkları kişilik özelliklerini eşlerine bulan kişiler de sevgi sandıkları bağlar kurabilirler. Bu duyguların patolojik oldukları düşünülebilir. Bu tanımı aşırı bulanların söylenebilecek şey, en azından gerçek sevginin bunların hiç birinde ortaya çıkmadığıdır. Freud, pek çok konuda olduğu gibi burada da kullanışlıdır: “İnsanları tatmin edilmemiş arzuları yönetir.” Gerçek sevgide bağımlılık yoktur, aksine özgürlük vardır. Sevgi enerjinin bir çeşit tezahüründen başka bir şey değildir. Bu öyle bir ortaya çıkıştır ki, sevilen tarafından algılanmadığı zaman, çaresizce uzayın derinliklerine karışır (Analoji yaparak anlatırsak; sevgi ortaya konduğunda karşıda bir duvar olmadığını düşünün. Kendisini yansıtacak, geri döndürecek bir zemin olmadığında bu enerji, sonsuzluğa karışacaktır.) Şimdi diyebilirsiniz ki “karşılıksız sevgi” diye bir şey yok mu? Vardır, ama o düşündüğünüz şey sevgi değildir, salt tutku hatta takıntıdır. Sevgi ancak, sevilenin ruhuna çarpıp geri döndüğü zaman gerçekten sevgidir. İki ruh, bu anlatımda gerçek duvarlar gibi düşünülebilir: Geçirgenliği olan duvarlar. İki ruh, sevgide birbirine değer, dokunur, birbirlerinin verdiklerini içeri almak için geçirgenlikleri vardır, ama tam olarak değil. Ruhların “kendiliği”, gerçek sevgide mutlaka korunmalıdır. Yoksa bence yanlış tanımlamalarda olduğu gibi, sevgi iki ruhun birleşmesi değildir. İki ruhun birbirine değmesi, birbirini tanıması, anlaması, birbirinin farkına varmasıdır. İki özgür ruh, tek bir ruhtan her zaman daha çoktur, daha zengindir, öyle değil mi? Onun için sevgili kardeşlerim, seveceğiz diye iki ruhu birbirine kaynatmaya çalışmayın, sonunda kaynayıp, buharlaşan siz olursunuz. Sevginin usulca tırmanmasına izin vermek gerekir, tıpkı bir merdivenden bir sürü zahmetlere katlanıp yukarıya tırmanmak gibi. Sevginin en güzel ve doğru türü budur sevgili okuyucu. Eğer daha en başta, en yukarıya tırmanmış hissediyorsan, yani zaten şimdiden “orada” olduğunu hissediyorsan, yukarıdan tepe üstü aşağıya yuvarlanmaya hazır ol, her anın zevkine vararak çıkılmayı bekleyen o güzelim basamakları es geçmişsin demektir. İlk görüşte aşkın hazin sonu, ne yazık ki ilk fırsatta ayrılmaktır. Burada anlatmaya çalıştığım şeyi özetlesem iyi olur sanırım, çünkü her şeyin birbirine karıştığı bu saçmalıklarla dolu “modern” çağda buna ihtiyaç var: İlk görüşte aşk diye bir şey olsa bile (hala buna inananlar için bunu şimdilik yine de yadsımayayım), ilk görüşte sevgi diye bir şey yoktur maalesef. Sevgi, doğası gereği, bir canlı organizmaya benzetilebilir. Hadi, yine bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bitki yetiştirdiğinizi düşünün. Bir bitkiyi bugün ekerseniz, hemen yarın çiçek açmasını bekler misiniz? Peki, ya doğaya karşı gelip hemen açarsa ne olur? Cevabı ben vereyim: Böyle bir bitki yoktur. Bitkilerin canlı, neşeli ve kendi doğası içinde büyümesi için sabırla beklemeniz gerekir. O halde sevgisini zamanla besleyip büyütmek neden bu kadar zor gelir insana? Çünkü ortalama insan, doğası gereği sabırsızdır, tembeldir, açgözlüdür ve sevginin kapısında beklemeyecek kadar kibirlidir. Şimdi anladınız mı, sevginin ne kadar emek ve sabır istediğini? İçinizdeki o güzel çiçeği, güzel bir toprağa ekip, çiçekler açmasını beklemekten daha güzel bir duygu tanıyor musunuz? Sevgi, ancak ve ancak zamanın meyvesidir. Yine de “peki aşk nedir?” derseniz, ben de size aşkın, bu çiçeğin ancak tohumu olabileceğini söylerim. Kendimi nedense bir anda Jerzy Kosinski’nin “Bir Yerde” romanındaki Chauncey Gardiner karakterine benzettim, ama yine de bu benzetme, söylediklerimin uydurma olduğunu göstermez, değil mi?..

(Devam edecek)…

Share

Hits: 16