Monthly Archives: Kasım 2018

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK ve ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (4)

Sevgili edebiyat ve sinema düşkünleri, bugün sizlerle tanınmamış bir yazarın (ne yazık ki ismini şimdilik saklamamızı istedi) son günlerde elime geçen kısa bir eserini paylaşacağım… Deneme türünde yazılmış bu eserde yazar, aşk, sevgi, evlilik, boşanma ve çocuk eğitimi konularında fikirlerini paylaşıyor, ancak itiraf etmeliyim ki (zaten kendisi de eserin başında bu şekilde bir uyarıda bulunuyor) bu denemede okuyacağınız fikirlerin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) klişelere aykırı ve rahatsız edici… Yine de sinemada ve edebiyatta kendisine eşsiz bir yer edinmiş olan aşk, sevgi, ilişkiler, çocuklar vb. konularda daha önce hiçbir yerde okumadığınız ve başka bir kaynakta (özellikle yaşam koçluğu kitaplarında) okuma ihtimaliniz olamayacak bambaşka, aykırı, değişik fikirleri bu yazılarda bulabilirsiniz… Evet, ilk olarak bu sayfada bir bölümünü sunduğumuz eseri, parçalar halinde vermeye devam edeceğiz… Baştan söylemeliyim ki, burada okuyacaklarınız asla (moda tabiriyle) bir yaşam koçluğu kitabından alıntılara benzemiyor… Onun için arkanıza yaslanın ve okumaya başlayın…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 1. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 2. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 3. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

Burada bir parantez açarak belirtmeliyim ki, zaman zaman evliliğin harika bir şey olduğu hissine ben de kapıldım (üstelik bu yaşadığım hissin gerçek olduğundan adım gibi emindim), hatta o yüzden bu hazzı tekrar yaşamak için evliliği birden çok kere denedim. Şimdi düşünüyorum, sevdiğim kişiyle birlikte yaşamanın harika olduğunu hissetmek için evlenmek gerekiyor muydu acaba? Yoksa sadece ve sadece bizden öncekiler öyle yaptığı için, bu hissi ancak evlenerek yaşayabileceğimi düşünmüştüm? Cevabım, klişelere ve öğrenilmiş (yaşanmadan üstelik) hazzın sahte büyüsüne gereğinden çok kapılmış olduğum. Aynı, yanınızda biri esnediğinde esnemeniz gibi -ki esnemek arkaik dönemden kalma bir memeli davranışıdır ve ortaya haz almaya yetecek kadar huzur olduğunu gösterir. Siz haz almıyor olsanız da yanınızda biri esnediğinde istemsizce, sanki haz alıyormuş gibi aynı hareketi taklit edersiniz. Sırf, çevresinde mutlu görünen (aslında öyle olmadığını, o da gözlem gücü yüksekse, çok sonra anlasa da) evlilikleri taklit etmek için evlenir mi insan yahu? Hala, maymunlarla ortak genlerimizin olması ne acı!..

Burayı çabucak geçelim ki bir an önce evlenelim, Anladım istemeden de olsa evleneceksen (koşa koşa, isteye isteye yapacağına eminim gerçi), o zaman ne demeliyim burada; “evlenme” diyemediğime göre, ne bileyim; evlenme işini mümkün olduğu kadar ertele bari. Bu, sana yapacağım ilk iyilik. Bu konuyu biraz daha açalım ve düşünelim: Ortalama bir erkek ve bir kadın ne zaman kendini tanımaya başlar? Soruya cevap vermeden önce bu sormaya neden gerek duyduğumu açıklayayım: Kötü evliliklerin en temel nedeninin “daha kendini dahi tanımayan (bunun çok aşırı bir tanımlama olduğunun farkındayım, klişe olduğu için kullandım, dünyada yaşayan insanların çok büyük bir çoğunluğunun kendilerinin neye benzediğini merak ettiklerini, kendileri hakkında düşündüklerini bile sanmıyorum) iki insanın bir evde yaşamaya başlaması” olduğunu düşünüyorum. Burada konuşulması gereken o kadar çok alt konu var ki, insan nereden başlayacağını bilemiyor. Hadi bir’den başlayayım: 1) Öncelikle, “bu bir çocuk yetiştirmeye adanmış bir kitapken, neden evlilik bahsine girildi ki?” diye bir soru akla gelebilir. Bunun kestirme cevabı da şöyle olur: Kendini bilmeyen insanlar nasıl bilinçli bir birey yetiştirebilir? 2) İkincisi, temel insan davranışlarıyla ilgili: İnsanları kapalı bir yere koyarsanız, küçük bir odaya hapsedilmiş atomların birbirine çarpıp ısı ortaya çıkarmaları gibi, ortam ısısını artırırsınız. Yaşamlarının “evlilik” anına kadar genellikle hep dış ortamlarda, caddelerde, sokaklarda, parklarda, üniversite bahçesinde bir arada olan, birlikte yaşamı dışarıda tanıyan iki kişiyi, bir eve kapatınca, ortam ısısının yükselmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu ısı artışı, ilk yıllarda normal olarak cinselliğe bağlanır da, ya sonra? Cinsellik önünde sonunda bitecektir, ama ısı bitmeyecektir. Maddi sorunlar ve ailelerden kaynaklanan problemler, sudan bahaneler, saçma sapan nedenlerle bireylerden oluşan iki atom, izafi olarak küçülen evin duvarlarına çarpa çarpa ses vermeye başlar. Artık yaşanan mekân yani ev bireylere dar gelmeye başlar ve iki insan birbirine bakar ve şöyle düşünür: Eskiden beri tanıdığımı sandığım, sevdiğim ve evime aldığım insana ne oldu? Ne var ki eski “dışarı ortam günleri” artık geride kalmıştır. Dışarı ortamlarda tanışmalar ve çıkmaların verdiği ferahlık, istediğin zaman çekip gitme özgürlüğü, her iki tarafın bu özgürlüğün farkında olarak birbirlerine özenli davranışları yerini evlilik zincirlerine bırakmıştır. Bu zincir, evliliğin garantisindedir, gidişin mali ve sosyal maliyetlerinin eşlerin her ikisi tarafından da gayet iyi bir şekilde bilinmesindedir (sayın okuyucu bilmiyorsanız da öğrenmeye hakkınız var, ancak sadece bedelini ödeyenler). Şöyle de söylenebilir: Beni sen seçtin, ben, bu koca dünya dönüp her gün değişirken, hayat kendini yenilerken, kendimi hiç geliştirmeden, hiç çaba sarf etmeden, hala beni seçtiğin günkü “ben” olarak devam ederim ve sen de beni o günkü gibi sevmek zorundasın. Çünkü ben sana tanrı tarafından gönderilmiş bir armağanım yahu, bunu nasıl görmüyorsun (O kadar egomuz da olsun yani, değil mi?). “Kutsal evlilik sendromu” olarak adlandırdığım bu konuyu aşağıda bulabilirsin, eğer oraya kadar okumaya devam edersen kendiliğinden görünür şekilde hem de.

Evlilik deneyimlerinin (nedense “deneme” demek geliyor içimden, bilemedim) her zaman böyle olacağını tabii ki savunmuyorum elbet. Birbirlerini özgür bırakan, birbirlerine bireysel alan yaratan kişilerin olduğu evlilikler de vardır. Örnek vermek gerekirse; eşlerden birinin ya da ikisinin de şehir ya da yurtdışı seyahatlerin sık olduğu koşullarda evliliğin daha uzun süre sorunsuz yaşanması ihtimali yüksektir (“Aklı Havada” filminde evlilik dışı ilişki yaşayan çift gibi). Bir başka örnek de birbirini “özgür” bırakan bireylerin evliliğidir. Bilinçli olarak yapıldığına pek rastlanmayan bu durumlarda da (evlilik kendiliğinden, sırf devam etmesi için buna evrilir –ne büyük bir aşama) evlilikler uzun sürebilir, her iki birey de diğerinden bağımsız bir özel yaşama sahiptir ve kapalı yerde birbirlerine çarpıp duran atomlar gibi olmadıkları için evlilik sürer. Bu durum bir başka örnekte şöyle yaşanır: Bireylerden biri bağımsızken, diğeri onun bu bağımsızlığına çeşitli nedenlerle göz yumar. Bağımsız birey tahmin edileceği gibi genellikle ekonomik ve cinsel özgürlüğü diğerine göre sonsuz ve sorunsuz olan erkek tarafıdır, göz yuman ise kadın. Peki, bir insan bir evlilik sürdürdüğü insanın “bağımsız davranışlarına” neden göz yumar? Nedenlerden biri, göz yuman eşin “bağımsız eşin” yaşam enerjisi ile baş edememesidir. Bu aynı zamanda bu şekilde giden evliliği bir türlü bitirememesinin de nedenidir, çünkü takdir edersiniz ki boşanma eylemi oldukça enerji isteyen, sıkıntılı bir iştir. İkinci muhtemel neden ise sosyal neden olabilir, yani göz yuman eşin ait olduğu kültürel altyapı, eşinin bağımsız yaşantısına göz yummasını da gerektirmektedir. “Bağımsız erkeğine” karşı arıza çıkartmakla kendi kendini küçültecek ve zor durumda bırakacaktır. Ayrıca, biliyoruz ki muhteşem kültürümüzde evden duvağıyla çıkan gelin, kefeniyle dönebilir ancak. Yahudiler, birine kızdıkları zaman kötü zamanlarda yaşayasın derlermiş, buna kötü toplumlarda yaşayasın bedduası da rahatlıkla eklenebilir. Tanrı, kadını korusun.

(devam edecek)…

Share

Hits: 17

ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

Yönetmen: Fede Alvarez

Oyuncular: Claire Foy, Sverrir Gudnason

Tür: Aksiyon, Polisiye, Drama

Süre: 1 sa. 57 dak.

IMDb Puanı: 6,1

Konu: Birbirlerine tamamen zıt insanlar olsalar da doğruları ortaya çıkarmak için mücadele veren bilgisayar korsanı Lisbeth Salander ve gazeteci Mikael Blomkvist, bu kez kendilerini dev bir örümcek ağının ortasında buluyor… Bu debelendikçe karmaşıklaşan örümcek ağı casuslar, siber suçlular ve yozlaşmış hükümet yetkilileriyle dolu…

Share

Hits: 14

SUÇLU, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

SUÇLU, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

Yönetmen: Gustav Möller

Oyuncular: Jakob Cedergren, Jakob Ulrik Lohmann, Morten Thunbo

Tür: Polisiye, Drama, Gerilim

Süre: 1 sa. 25 dak. 

IMDb Puanı: 7,7

Konu: Danimarka yapımı Suçlu filmi rütbesi masa başı işine indirilen polis memuru Asger Holm’e odaklanıyor… Acil durumlar için gelen telefonlara bakan Asger’i sıkıcı bir gün beklemektedir ancak kaçırıldığını söyleyen bir kadınla konuştuğunda her şey değişir… Panik halinde konuşan kadının bağlantısı birdenbire kopar… Polis istasyonuna tıkılı kalan Asger’in, başkalarını gözü ve kulağı olarak kullanması gerekecektir… Her geçen saniye zaman daralmakta ve olayın ciddiyeti artmaktadır…

Share

Hits: 7

YEŞİL REHBER, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

YEŞİL REHBER, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

Yönetmen: Peter Farrelly

Oyuncular: Mahershala Ali, Viggo Mortensen, Linda Cardellini 

Tür: Biyografi, Komedi, Drama

Süre: 2 sa. 10 dak.

IMDb Puanı: 8,2

Konu: Tony Lip, Bronx’taki bir İtalyan Amerikan mahallesinde yaşamaktadır… Ünlü Afro-Amerikalı piyanist Dr. Don Shirley ise konser turu için hazırlanmaktadır… Ünlü müzisyen tur kapsamında Manhattan’dan güneye doğru birçok yere gidecektir… Kendisi ile şehir şehir gezecek bir şoför arayışında olan Shirley, bir süredir işsiz olan Tony’yi işe alır… Tony, yolculuk sırasında Afro-Amerikalılar için güvenli olan güzergahları kullanabilmek için “The Green Book” isimli kılavuzdan yardım alır… Dr Shirley ve Tony çıktıkları bu yolculukta ırkçılıkla, tehlikeyle olduğu kadar beklenmedik nezaket ve iyilikle karşılaşır… İkili bu zorlu yolculuklarında farklılıklarını bir kenara bırakmak ve kendilerini geliştirmek zorundadır…

Share

Hits: 15

HEDEFİM SENSİN, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

HEDEFİM SENSİN, FRAGMAN, KONU, OYUNCULAR…

Yönetmen: Kıvanç Baruönü

Oyuncular: Ata Demirer, Demet Akbağ, Salih Kalyon, Gonca Vuslateri, Erkan Can, Tarık Ünlüoğlu, İlker Aksum

Tür: Komedi

Konu: Genç bir adam olan Zekeriya Taştan, İstanbul sokaklarında çiğ köfte satarak geçimini sağlar… Oldukça geveze bir adam olan Zekeriya’nın başına ne gelirse çenesinden gelir… Bir gün konuşmaması gereken bir yerde ve zamanda yine kendisini tutamaz… Ama bu sefer başına büyük bir dert alır ve İstanbul’u terk etmek zorunda kalır ve Gökçeada’ya gelir… Burası Zekeriya’nın hayatı için adeta bir dönüm noktası olur… Gökçeada’ya gelmesi ile hayatı değişen sadece Zekeriya değildir… Onun gelişi ile birlikte Hafize’nin, Leyla’nın ve Yarım Hasan’ın hayatı da bambaşka bir hal alır…

Share

Hits: 9

THE HANDMAID’S TALE’IN DEVAMI MI GELİYOR?

Kanadalı yazar  Margaret Atwood’un aynı adlı romanından televizyon dizisi olarak uyarlanan The Handmaid’s Tale’in yakın bir gelecekte bir devam dizisine kavuşabileceği anlaşılıyor… Margaret Atwood, The Handmaid’s Tale’ın devam romanını yazdığını açıkladı…

The Testaments adını taşıyan roman, ilk olarak 1985 yılında yayımlanan romandan tam 30 yıl sonra kaldığı yerden devam edecek… Yeni romanın 2019’un Eylül ayında gerçekleşeceği bildiriliyor… İkinci kitabın hikayesi, The Handmaid’s Tale’ın final sahnesinde yaşananların 15 yıl sonrasında geçecek… Romanın anakarakteri Offred bir kez daha romanın ana kahramanı olacak ve öykü, üç farklı kadının perspektifinden aktarılacak…

The Handmaid’s Tale, ABD’nin Gilead adlı totaliter ve teokratik bir devlete dönüştüğü, distopik bir evrende geçiyor… Roman, kadınların yalnızca çocuk dünyaya getirmek için kullanıldığı bir rejimde yaşayan ve bu acımasız düzende hayatta kalmaya çalışan Offred adlı karakterin öyküsünü anlatıyor… 

Share

Hits: 9

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK ve ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (3)

Sevgili edebiyat ve sinema düşkünleri, bugün sizlerle tanınmamış bir yazarın (ne yazık ki ismini şimdilik saklamamızı istedi) son günlerde elime geçen kısa bir eserini paylaşacağım… Deneme türünde yazılmış bu eserde yazar, aşk, sevgi, evlilik, boşanma ve çocuk eğitimi konularında fikirlerini paylaşıyor, ancak itiraf etmeliyim ki (zaten kendisi de eserin başında bu şekilde bir uyarıda bulunuyor) bu denemede okuyacağınız fikirlerin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) klişelere aykırı ve rahatsız edici… Yine de sinemada ve edebiyatta kendisine eşsiz bir yer edinmiş olan aşk, sevgi, ilişkiler, çocuklar vb. konularda daha önce hiçbir yerde okumadığınız ve başka bir kaynakta (özellikle yaşam koçluğu kitaplarında) okuma ihtimaliniz olamayacak bambaşka, aykırı, değişik fikirleri bu yazılarda bulabilirsiniz… Evet, ilk olarak bu sayfada bir bölümünü sunduğumuz eseri, parçalar halinde vermeye devam edeceğiz… Baştan söylemeliyim ki, burada okuyacaklarınız asla (moda tabiriyle) bir yaşam koçluğu kitabından alıntılara benzemiyor… Onun için arkanıza yaslanın ve okumaya başlayın…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 1. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 2. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

MANİFESTO     

Sayın okuyucu naçizane manifestom başlıyor artık. Arkanıza yaslanın ve gözlerinizi satırlar üzerinde gezdirirken, şu söyleyeceklerime kulak verin. Verin ki kısacık yaşamınızı mümkün olduğu kadar güzel yaşayın. Buna ihtiyaç var, çünkü kendimizi üzerinde yaşarken bulduğumuz şu dünya aptallarla, ne istediğini bilmeyenlerle ve daha da kötüsü her şeyin en iyisini bildiklerini zannedenlerle dolu.

Yazdıklarımı sakin kafayla, herhangi bir infiale kapılmadan okuman, bugüne kadar öğrendiklerini, bildiğini sandığın şeyleri ve de sana öğretilenleri unutman gerekiyor. Burada yazılanlara o kadar çok tepki gelebilir ki sen de ‘acaba bunlar yanlış mı?’ diye düşünebilirsin. Hatta burada yazılanları başkalarına anlattığında ‘yok artık, daha neler!’ nidalarıyla karşılaşabilirsin. Bunlara kulak asma. Kitabı okuduktan sonra senin de hak vereceğin doğrulara göre yaşamana bak. Mutlu ol!

Gelelim sana; işte büyüdün, uzun zamandır sosyal, zihinsel, cinsel, kısacası her bakımdan ve hukuki tanıma göre de bir bireysin. Çocukluk ve ilk gençlik dönemi geçip gitti. Ama sana aktarılmaya çalışan şeyler hala kulaklarında. İçinde kıpırtılar var. Okullarını ve üniversiteyi bitirdin, mezun oldun. Hatta iş de buldun. Aferin! Eee, şimdi ne yapacaksın? Tabii ki gözlerin etrafı taramaya başladı. Hadi bakalım, karşı cinsle yakınlaşma zamanı. Bu çok iyi bir şeydir. İnsan olduğunu anlamak için şarttır ve insan olduğunu ne kadar çok anlasan o kadar da iyidir (Ne demek istediğimi anlatabildim sanırım!). Dolayısıyla, bol bol ‘yakınlaşmak’ gerekir. Burada muzırlık yapıp, salt ileri fiziksel yakınlaşmayı kast etmiyorum elbet. Sevgiline sarılıyor, öpüyor ve dokunuyorsun, artık gerisi hayal gücüne kalmış. Bunları yaparken de hayaller kuruyorsun. Artık nasıl oluyorsa, karşındaki insan şu kısacık yaşamını birlikte geçirmeyi düşündüğün tek kişi oluveriyor. Sen ve ondan başka kimsenin olmadığı bir dünyada yaşıyormuş gibi, başka kimse kalmamış gibi bağlandın gitti. Eee, devam edelim o halde. Etraftan da sıkıştırmalar başladı işte. Hem seninkiler hem de sevgilinin ailesi, ‘sizi’ kabullendi. Arkadaşlar seni anınca, aynı anda arkadaşını da anıyor. Ortak arkadaşlar arttı, sayıları iyice kabardı. Hatta bir adım daha atalım. Artık, bazı sınırları da aştınız ve de halvet oldunuz. Eh, bundan sonra artık evlenirsiniz, değil mi?..

EVLENMEYİN…

İşte, sana anlatacaklarım tam da burada başlıyor. Artık dayanamayacağım: Sana ilk söyleyeceğim tek şey ‘sakın! sakın evlenme! Bunu yapmak, söylemekten çok daha güç biliyorum; çünkü evlilik kurumu (akla her şeyden önce köhne bir binayı getiren “kurum” ne demekse) insanın en önemli buluşlarından biri ve daha iyisini henüz yapamadık. Ama bu ileride yapılmayacak anlamına gelmiyor. Evlilik kurumunu meşru kılan iki şey var ki; bunları bugünün koşullarında başka türlü halletmek çok güç. Bunlardan biri doğacak çocukların nesebinin ne olacağı, diğeri de miras ve edinilen malın, paranın bugün ya da ileride paylaşılması meselesi… Dolayısıyla, daha iyi bir sistem toplum tarafından kabul görünceye ve buna da uygun yasalar vs. çıkıncaya kadar evlenmeye devam edelim bakalım… Tabii, modern toplumlar için konuşuyorum. Günümüzde evliliğin filan olmadığı toplumların olduğunu, hatta kadın egemen toplumlarda erkeğin değersizleştiğini de görüyoruz. Şehirlerde bile daha “rasyonel (burada “insana yakışan” ve “doğaya daha uygun” demek isterdim)” toplumsal yaşamı seçenler, örneğin çingenelerde evlilik kurumu olabileceği kadar zayıf. Sormak zorundayım: Bir erkekle bir kadının bir bağı olacaksa bu bağın illa zincirlerle kurulmaması gerektiğini düşünenler haksız mı yani? Neyse burada amacım evliliği tartışmak değil; ancak kitabımızın konusu olan çocuğun eğitimine gelmek için ne yazık ki buradan geçmek gerekiyor… Hatırlatayım, kupkuru bir “ahlakçılık” yapıp, “çocuk sahibi olmak için evlenmek gerekir” tarzı bir söylem beni kahırdan öldürebilir. İsviçreli bilim adamlarının yaptıkları araştırma sonuçlarına göre evlenmeden de çocuk sahibi olunabilir ve gelecekteki toplumlarda yaygın şekilde olunacaktır da… Aslında evlenmek için illa evlenmek de gerekmez. “Bu da nereden çıktı?” diyebilirsin. Evet, burada kısaca evlilik bahsine girelim o zaman. Evlilik diye dayatılan yaşam tarzı, öyle bir şeydir ki kısa bir süre sonra (sanki adından ilham alıyormuş gibi) aynı evin içinde birlikte yaşamaya evrilir. Doğal olarak, böyle bir şey yapmak için evlenmenin gerekli olmadığı sonucu kendiliğinden çıkıyor ortaya. Bir sürü masrafa ve sosyal sorunlara neden olmadan hem de. Paslanmış klişeler ve kuralların hâkim olduğu krallığımızda bunu yapmayı başaran kaç kişi olabilir sizce? Anneniz babanız ne der, ya ilişkinin garantisi, sigortası nerede kaldı? Garantisiz, beklentisiz, suiistimalsiz, sigortasız nasıl yaşanır? Çocukluğumuzdan beri bizlere bunları öğretmediler mi?

(Devam edecek)…

Share

Hits: 21

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK ve ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (2)

Sevgili edebiyat ve sinema düşkünleri, bugün sizlerle tanınmamış bir yazarın (ne yazık ki ismini şimdilik saklamamızı istedi) son günlerde elime geçen kısa bir eserini paylaşacağım… Deneme türünde yazılmış bu eserde yazar, aşk, sevgi, evlilik, boşanma ve çocuk eğitimi konularında fikirlerini paylaşıyor, ancak itiraf etmeliyim ki (zaten kendisi de eserin başında bu şekilde bir uyarıda bulunuyor) bu denemede okuyacağınız fikirlerin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) klişelere aykırı ve rahatsız edici… Yine de sinemada ve edebiyatta kendisine eşsiz bir yer edinmiş olan aşk, sevgi, ilişkiler, çocuklar vb. konularda daha önce hiçbir yerde okumadığınız ve başka bir kaynakta (özellikle yaşam koçluğu kitaplarında) okuma ihtimaliniz olamayacak bambaşka, aykırı, değişik fikirleri bu yazılarda bulabilirsiniz… Evet, ilk olarak bu sayfada bir bölümünü sunduğumuz eseri, parçalar halinde vermeye devam edeceğiz… Baştan söylemeliyim ki, burada okuyacaklarınız asla (moda tabiriyle) bir yaşam koçluğu kitabından alıntılara benzemiyor… Onun için arkanıza yaslanın ve okumaya başlayın…

DAHA ÖNCE YAYINLANAN 1. BÖLÜM’Ü BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ…

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK, BOŞANMA VE (EN ÖNEMLİSİ) ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (2)

Bunun gibi pek çok kitap yazıldı, bazıları dilimize çevrildi. Elbette bir kısmı benim de elimden geçti, ama gördüm ki çoğu gerçekleri gizliyor, okuyucuları mutlu edecek şeyler söylüyor. Ya da hadi o kadar gaddar olmayayım; bazıları gerçeklerin kenarından geçiyor ve yine de okuyucunun duymak istemediği şeyleri tam olarak söyleyemiyor ve deyim yerinde ise iş tam da taşı gediğine oturtmaya gelince orada duruyor.

Onun için sevgili okuyucu, kitapta yazılan bazı şeyler seni mutsuz etse de, hep senin iyiliğin için yazıldığını bil. Buna ilk başta inanmazsan şöyle düşün, sana doğruyu söylememekle nasıl bir yararım olabilir ki… İnan bunları yazmak bana da zor geliyor ama burada yazılanlar senin kurtarıcı yasaların, ilkelerin, kuralların, artık ne dersen de. Ama sonuna kadar okumayı dene. Kendini tahrik olmuş hissetmeden, bugüne kadar bildiklerini unutmak pahasına oku. Büyüklerinin ve hatta annen ve babanın da bunları gizliden gizliye bildiğini, ama sana bilerek aktarmadığını unutma. Çünkü aklını karıştırmaya cesaret edemediler ya da kendi yaptıklarını akılcı gerekçelerle açıklayamadıkları için bunlardan hiç bahsetmemeleri gerekiyordu. Neden mi? Çünkü bile isteye yaptığı şeylerin kötü sonuçlarına mazeret bulamayan insanın yaşamı kâbusa döner de ondan.

Neyse, biz kitaba geri dönelim. Bu kitapta anlatacaklarım ne özel olarak sizlerin, ne sizden önceki nesillerin, ne de sizden sonra geleceklerin sorunu. Durum böyle olunca iş daha da karmaşıklaşıyor.  “Bunca nesillere mal olmuş sorunları bu kitap nasıl çözecek” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Öyle ise söyleyeceklerime kulak verin. Belki de sorun; sizlerin her birinin, benim, senin, onun ve herkesin söylemeye cesaret edemeyeceği kadar derin ve çözümsüz. “Madem çözümsüz, o zaman kitabı niye yazdın ki”  diye de sorabilirsiniz ki bunda da haklısınız. Bu kitabı niye mi yazmaya karar verdim? Çünkü sevgili okur, ben kimsenin şu kısacık yaşamında sorunlarla karşılaşmasını, hadi karşılaştı diyelim, bu sorunların altında ezilmesini istemiyorum. Onun için ne yaptım peki? Sizlerinki gibi kısa olan ömrümde kendimin ve çevremdekilerin başına gelenlerden, gelebileceklerden hareket ettim. Sonra fark ettim ki, burada yazacaklarım herkesin şu veya bu şekilde başına gelmiş ya da geliyor. Ne var ki, farkına varmadan yıllar geçip gidiyor ve insan daha neye uğradığını bilemeden sorunlar yumağının içinde kaybolduğunu görüyor. Uzaktan durup baktığında başına gelenlere bir anlam veremiyor ya da daha akıllı olanlar durumu görse de iş işten geçmiş oluyor.

Öyleyse dostlar gelin yaşamlarımıza biraz da yakından bakalım, akıllı olalım ve en azından elimizden gelen durumlarda doğru şeyler yapmaya çalışalım. Bunun için de öncelikle bizlere dayatılan yaşam gerçeklerini ele alalım.      

Hepimiz bir gün doğduk, ki zaten böyle olmasaydı burada olmaz ve bu kitabı okumazdık. Bunun için anne babamıza teşekkür edelim. Çünkü bizim doğumumuza sebebiyet vererek öyle bir iş başardılar ki daha önce dünya tarihinde bundan daha değerli hiçbir şey olmamıştı. Başka türlü söylersek, bizi dünyaya armağan ettiler. Bu az bir şey midir dostlar? Dünyada kendimizden değerli bir varlık var mıdır? Anne babamız böyle yaparak, 60, 70 ve hatta 90, 100 yıl sürecek bir yaşam sürecini başlattılar. Bunun için önce bizi ‘yapmaya’ karar verdiler. Ne kadar düşündüler ya da hiç düşünmezken mi bizi yapıverdiler, bilemeyiz. Hem ne fark eder ki, işte dünyaya geldik bile. Tüm insanlık âlemine hayırlı olsun. Büyüdük, büyük bir iş başarmadık mı sizce? Bu nasıl büyük bir başarıdır, hadi tartışalım. Bir bitkiyi de doğal ortamında kendi haline bıraksan büyümez mi sanki? Bunu söylerken, büyüme fiilinin niteliğinden bahsetmiyorum. Bazı bitkiler zamanından öne soldu, bazıları binlerce yıl yaşadı. Ama doğdu ve bir şekilde büyüdü.

Evet, biz de öyle büyüdük. Hem de hiçbir özel çaba göstermeden. Hücreler çoğalıp, hormonlar azınca fiziki ve akli yeteneklerimiz arttı. Büyümek kaçınılmaz haldeydi, bir sürü evreden geçtik ve büyüdük. Ama öyle hop diye değil. Her şeyden önce anne babamıza bizi dünyaya getirdikleri için unutulmaz bir hediye vermeliydik. Öncelikle, onlara bize yaşam şansı verdikleri için dünyayı dar etmemiz gerekiyordu ki, bunu başarmak ancak bize mahsus olabilirdi. Neler mi yaptık? Uyumamız gerekirken uyumadık, yememiz gerekirken yemedik, yemememiz gerekirken yedik, gaz çıkartmamız gerekirken çıkartmadık, çişimiz ya da kakamız geldiğini haber vermemiz gerekirken vermedik, hatta bazılarımız sıhhi nedenlerle kakasından belli bir süre içinde kurtulması gerekirken bir türlü kurtulmak bilmedi. Kimimiz bu konuda rekorlara imza attık. Böylece kimimiz oral dönemde, kimimiz anal dönemde kaldık. “Kaldık” derken tam olarak ‘kalmayı’ kast ediyorum. Hala bazılarımız o uğursuz dönemlerin birinde çakılıp kalmış durumda. Onları ne oradan çekip çıkartabiliyoruz, ne de bu adamlardan kurtulabiliyoruz. Her gün her saat, iş yerinde, evimizde, yakınımızda, otobüste, durakta bizlere bakıyor, sanki başlarına gelenlerin nedeni bizmişiz gibi bize tebelleş olmaya devam ediyorlar.

Neyse, bu kitabımızın bir alt konusu. Biz yine ana konumuza dönelim. Hadi biraz daha büyüyelim. Zaman geçti, artık bebeklikten çıktık. Yaş gelmiş beşe altıya. Koca koca kızlar ve oğlanlar oluverdik. Bir cinsiyete kavuştuk. Ne var ki, anne babamızla işimiz daha bitmedi. Ne güzel! İşte, bizlerin tüm sorunlarını çözmeye çalışan, her türlü şımarıklığımızla baş etmeyi görev bilen insanlar var etrafımızda. Hem de her şeyi göze alarak. Bu muhteşem imkânı son sınırlara kadar suiistimal etmek gerekir, değil mi? İşte, bizlerin yaptığı da tam olarak bu oldu. Kimimiz az, kimimiz çok, ama hepimiz bunu yaptık. Çocuklarının, maddi ya da manevi veya her iki şekilde de ne büyük baş belası demek olduğunu her gün ispat etmek ister gibi anne ve babamıza bizi dünyaya getirmenin cezasını çektirdik; bitmeyen bir senfoni gibi.

Sonra daha da büyüdük. Egomuz da bizimle birlikte büyüdü, hatta bizi bile geçti. Bunu kendi başımıza yapmadık elbette. Annemiz, babamız, çevremizde bizi sevenler ordusu egomuzu okşadıkça, sahibinin okşadığı bir kedi gibi tüylerimizi kabarttık. Biz artık biz değildik, başka bir şeye dönüşmüştük. Buna daha sonra değineceğiz.

Ve hikâye böyle nesiller ve nesiller boyunca, dur durak bilmeden sürer gider. Böylece, sayısız yumurcak doğar, büyür, anne ve babalarının taşıdıkları yükten dolayı artık kamburlaşmış sırtlarında, hiçbir şeyden nedamet ya da suçluluk duymadan bilmiş bilmiş oynaşır durur; her gün yeni bir manasız ve aptalca olayın öznesi olmak için adeta yarışarak ve anne babalarının nasıl olup da bunca yüke katlandıklarının farkına varmadan.

Evet, sevgili okuyucu, buraya kadar okuduklarından yılmadıysan, bence bundan sonrası için de gücün var demektir. Hem bil ki kitabın bundan sonrasındadır en acı gerçekler.

– Ne dediniz bayım? Bu, unutmaya çalıştığınız gerçekleri duymak zor mu geldi? Ama başta size bu kitabın kolay okunan bir kitap olmayacağını söylemiştim.

– Ya siz bayan, buraya kadar bütün anlatılanlar koca birer yalan mı? Sevgi ile bağlandığınız tosun kardeşimiz size hiç zorluk çektirmedi mi? Yoksa bebeğinize siz değil de anneniz mi baktı? Yoksa yoksa genç kardeşimiz aniden kendisine gelen bir vahiyle dünyaya inen bir meleğe mi dönüştü de size hiç yük olmadı?      

Neyse, bu tür diyaloglara girmeye hiç gerek yok. Zaten herkes gerçeklerin ne olduğunu biliyor, sadece her ne hikmetse ‘unutuveriyor’. Benim görevim sadece hatırlatmak olmalı. Sonrasında herkes aklını başın alıp, bunları hatırlamaya ya da kafasını tekrar taşlara vurmak için unutmaya karar verebilir. İşte bu kadar basit.

Aslında üç parça gibi görünen kitabımızın içeriğinde benim en çok önem verdiğim kısmı sizinle paylaşayım: “Çocuğunu nasıl doğru eğitirsin?” başlıklı kısım. Neden mi; kısaca “diğer kısımlardaki öğütleri zaten tutmayacağınızı bildiğim için” diye açıklayabilirim. Ayrıca bu bölüm, tüm bölümler içinde en heyecanlı olanı da. Çünkü kazazedenin kurtuluş hikayesi her zaman denize düşmesinden daha heyecanlıdır da ondan… Yani, sayın okuyucu önce size denize düşmemeyi ve sonrasında da (kuşku yok, zaten düşeceksiniz, onun için devam edelim…) düştüğünüz yerden kurtulmanız için kurtarıcı can simidinizi nasıl kullanacağınızı göstereceğim. Evet, bunda iddialıyım. Çünkü her şey o kadar basit ki, belki de bu yüzden de idraki biraz zaman alıyor. Nedeni, insan beyninin her zaman karmaşa çözmeye adanmış olmasıdır. Yani, ‘önce karıştır, sonra çöz’ (başka bir ifade ile önce bok et, sonra yok et) yöntemine.

“Sen nereden biliyorsun be adam” derseniz; size tüm detayları ile anlatabilirim… Bunu yapacağım da. Ama şu ana kadar bazı kişilere haksızlık ettiğim düşünülebilir: Bunlar, bile isteye ya da kararsızken çocuk sahibi olan ve çocuklarını hakkını vererek büyütmeyi başarabilen anne babalardır. Ne var ki bu insanların sayısı o kadar az ki. Bu anne babalar, aslında dünyanın belki de en doğal ve en basit işlerinden birini başararak, başaramayanların çokluğu karşısında neredeyse yok sayılacak kadar az sayıda kalmışlardır.

Tüm başaranların önünde saygıyla eğiliyorum. Ama merak buyurmayın, nasıl başardıklarını size detaylı bir şekilde anlatacağım. Buna kararlıyım, çünkü sıkıldım artık. Neden mi sıkıldım? Bunca şeyi çocuklarına yaptıktan sonra, bütün yükü çocuklara yükleyen anne babalardan sıkıldım. Bunlar o kadar da pişkin bir şekilde yaparlar ki bunu, inanamaz insan. Bunlar arasında neler yoktur ki: çocuklarının genlerine (tabii ki eşlerine ait genlerdir bunlar) suç bulanlar, çocuklarının yeterince gayret göstermediğinden (dikkat; asla aptallığından değil, aslında bu çocuklar aptaldırlar, çünkü akıllı insan gayret eder) dem vuranlar, çocuğun aslında zeki ama tembel mi tembel (dikkat; aslında zeki insanın her zaman bir meşgalesi vardır, çünkü merakı onu rahat bırakmaz) olduğu için bu durumda olduğu anlatanlar, çocuklarının aslında iyi ama arkadaşlarının kötü olduğunu savunanlar, vesaire vesaire.

Bu anne babalar hiçbir zaman durup kendilerine bakmazlar. Çocuğa aslında ne kadar ilgisiz kaldıklarını, durup dururken ortaya çıkarttıkları çocuklarının gerçek ihtiyaçlarını (burada ‘gerçek’ kelimesine dikkatinizi çekmek isterim) hiç umursamadıklarını, çocuklarını hiçbir zaman bir birey olarak görmediklerini, çocuğa çocuk (hatta bebek) muamelesi yapmanın bir fazilet olduğunu düşündüklerini, özetle, yaptıkları buna benzer pek çok şeyi anlamadıklarını bir türlü görmezler. Ya da haydi doğruyu söyleyelim: Bunu görmezden gelirler. Yaptıkları bu hataları görmezden gelerek yaşamayı seçerler. Neden mi? Başta söylediğimiz gibi: insan yaptığı yanlışları rasyonalize edemezse sağlıklı (!) bir ruh halini devam ettiremez. Bir de çocuklarını suçladıkları tembellik mereti aslında kendilerine musallat olup, yukarıda saydığımız şeyleri yapmakta giderek daha umursamaz davrandıklarından.

Neyse kitabımızın anlatmaya çalıştıklarına geri dönelim. Bunu da öyle bir iştahla yapalım ki, bundan sonrası için okuyucuya bir şans verelim. Haydi, o halde daha fazla vakit kaybetmeden kitabımıza başlayalım; başlayalım ki bizden sonrakileri daha fazla yakmayalım. Ne de olsa saniyelerin bile önemi olan bir dünyada yaşıyoruz, değil mi ama!..

(devam edecek)…

Share

Hits: 42

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK ve ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (1)

Sevgili edebiyat ve sinema düşkünleri, bugün sizlerle tanınmamış bir yazarın (ne yazık ki ismini şimdilik saklamamızı istedi) son günlerde elime geçen kısa bir eserini paylaşacağım… Deneme türünde yazılmış bu eserde yazar, aşk, sevgi, evlilik, boşanma ve çocuk eğitimi konularında fikirlerini paylaşıyor, ancak itiraf etmeliyim ki (zaten kendisi de eserin başında bu şekilde bir uyarıda bulunuyor) bu denemede okuyacağınız fikirlerin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) klişelere aykırı ve rahatsız edici… Yine de sinemada ve edebiyatta kendisine eşsiz bir yer edinmiş olan aşk, sevgi, ilişkiler, çocuklar vb. konularda daha önce hiçbir yerde okumadığınız ve başka bir kaynakta (özellikle yaşam koçluğu kitaplarında) okuma ihtimaliniz olamayacak bambaşka, aykırı, değişik fikirleri bu yazılarda bulabilirsiniz… Evet, ilk olarak bu sayfada bir bölümünü sunduğumuz eseri, parçalar halinde vermeye devam edeceğiz… Baştan söylemeliyim ki, burada okuyacaklarınız asla (moda tabiriyle) bir yaşam koçluğu kitabından alıntılara benzemiyor… Onun için arkanıza yaslanın ve okumaya başlayın…

AŞK, SEVGİ, EVLİLİK, BOŞANMA VE (EN ÖNEMLİSİ) ÇOCUK EĞİTİMİ İÇİN AYKIRI MANİFESTO (1)

OKUYUCUYA UYARI

Baştan söylemeliyim ki, bu kitaptaki bazı fikirler kimilerine saçma ya da ağır gelebilir. Kitaptaki bazı yorumlar okuyucuyu üzebilir. Ama onlar da biraz tarafsız düşününce bana hak vereceklerdir Yapmaya çalıştığım şey herkesi memnun etmek değil, kimsenin yazmadığı gerçekleri yazabilmektir. Onun için, bu kitapta, yaşama, aşk ve evliliğe ya da çocuk yetiştirmeye dair başka kitaplarda yer bulamayan farklı bakış açılarını görmeniz muhtemeldir. Doğruyu söylemek gerekirse, kitapta dile getirdiğim fikirlerin fazla alıcısı olmayacağını, sadece bazı okurları etkileyebileceğini biliyorum. Ama yine de, burada yazılanları onaylama ya da uygulama konularında “kitabı okuyup, kendiniz karar verin derim”…

Amacım, kimseye dersler ya da öğütler vermek değil; zaten eski bir söz ne der: “akıllar yeniden dağıtılmış, herkes yine kendi aklını almış”… Birilerine öğüt ya da ders vermek haddim de değil zaten. Ama bazen kitapta bunlara yakın ifadeler görülecektir. Bunun nedeni, daha iyi anlaşılır yazma endişesidir, bu ifadeler için okuyucudan şimdiden af diliyorum. Ne diyebilirim ki, ben de aranızdan biriyim, kimilerinizle üç aşağı beş yukarı aynı yollardan geçtim, benzer olaylara şahit oldum, sevdim, sevildim, âşık oldum, acılar çektim, sabrettim, çocuk sahibi oldum, elimden geldiğince onu yaşama hazırlamaya çalıştım, hatalar yaptım ve en çok da, insana öğütlenenin aksine, hatalarımdan ders almayı beceremedim… Aslında, neden hatalarımdan ders alacaktım; hata yapmaktan korkmadım ki, hepsi bana aitti, hiç pişman olmadım, bugün olsa yeniden yapardım ve hala yeni hatalar yapma, kabahatler işleme özgürlüğüne sahibim… Bu, beni özgür kılıyor ve mutlu ediyor. Yaşamda tek bir şeyden çekindim; o da hak etmeyen birini kırmaktan. Çünkü yaşam yıllarla ölçülmemesi gerekecek kadar kısa (günlerle ölçmek daha doğru olurdu), iyi davranışı, arkadaşlığı hak edeni bulmak zor, bulunca kırmamak da.

Neyse, yaşadıkça anladım ki çoğu insan kolayı seçip aynı yollardan geçmiş, kimi “dosdoğru işler yapmalıyım” diye yaşamaktan vazgeçmiş. Ahlaklı olmayı yanlış anlayıp, kimseye bulaşmamış, kimsenin ruhuna dokunmamış, kısacası hayatı ucuza getirmiş. Dostlarıyla (bu tanıma eşler ve çocuklar da dâhildir bence) ya birbirlerini kıracak kadar içlidışlı ve laubali ya da birbirlerini anlamayacak kadar uzak olmuşlar. Gel zaman git zaman çocukları olunca onları da böyle yetiştirmişler. Böylece iyi insanlar olacaklarını düşünmüşler. Hâlbuki iyi insan olmak için kötü şeyleri (toplumca ahlaksız olarak nitelenen her şey) hiç bilmemek, onlardan tiksinmek değil, her yolu bilip de buna rağmen iyi insan olmayı tercih etmek gerekirmiş…

Burada durmalıyım, çünkü belirttiğim gibi bu kitap moda tabirle bir yaşam koçluğu kitabı değil. Sizlere “adam gibi adam olmak” için nasıl yaşamanız gerektiğine dair ukalalıklar yapmayacağım… Onun yerine, size belki daha önce düşünmediğiniz, belki düşünüp de anlamlandıramadığınız, bazen de aklınızdan kovaladığınız bazı konularda şeytanın avukatlığını yapacağım. Doğduğunuz evdeki yaşam koşullarının ya da aldığınız aile görgüsü ve çevre kodlarının etkisiyle gelişen düşüncelerinize bir başka pencere açmaya çalışacağım.

Evet, sevgili okur, özetle bu kitapta yazılanlar, ne kıyıda köşede kalmış saçmalıklar, ne safsatalar, ne fantezilerdir. Aksine, yaşamın ta kendisidir. Yaşam gibi; kimi zaman hoştur, kimi zaman rahatsız edicidir, ama bir o kadar da gerçektir…

(devam edecek)

Share

Hits: 77

BU KLASİKLERDEN KAÇINI OKUDUNUZ?

Bugün sizlerle “listchallenges.com” sitesinde yayınlanan bir testi paylaşıyoruz… Sitenin aşağıdaki sayfasına eriştiğinizde karşınıza çıkan testte, dünya edebiyatının klasikleşmiş eserlerinden kaçını okuduğunuz konusunda kendinizi deneyebilirsiniz… Sitede teste katılanların ortalamasının yüzde 32 olduğunu belirtelim… Kolay gelsin…

EDEBİYAT KLASİKLERİNDEN KAÇINI OKUDUĞUNUZU TEST ETMEK İÇİN TIKLAYINIZ… 

 

Share

Hits: 19